30.11.06

Unutmamalı

Babalarımızın yetindiklerinin bizler için yeterli olmadığına, her gün daha çok inanıyorum.
Oscar Wilde

Bilgiye giden yol, cahil olduğumuzu bilmektir.
Lord David Cecil

Dinlenmeye hiç vakit bulamadığımız zaman, dinlenmenin zamanı gelmiştir.
Sydney Harris

Yaşam evde başlar
T.S Eliot

Altı dürüst askerim var
Bana her şeyi onlar öğrettiler
Adları mı?
Ne, neden, ne zaman, nasıl nerede ve kim
Rudyard Kipling

Herkes umut ettiği yerde ve kimliktedir
Donald Curtis

29.11.06

Kitap Listesi

2006 yılında okuduğum kitapların bir listesi.


  1. Bir katilin anatomisi - Patricia Cornwell

  2. Noel'de ölüm - Nora Roberts

  3. Ölümsüz ölüm - Nora Roberts

  4. Kraliçe Nur, Kader atlayışı - Kraliçe Nur otobiyografi

  5. Unutulmayan Soyleşiler - Emin Çölaşan

  6. Ferrarisini Satan Bilge - Robin S.Sharma

Kitaplardan kısa notlar


(Bir katilin anatomisi - Patricia Cornwell )Karındeşen Jack'in cinayetlerinin, ölümünden 100 yıl sonra, günümüzün teknolojisi ile nasıl çözüldüğünü ve katilin kim olduğuna dair sır perdesini ortadan kaldıran kitap. Patricia Cornwell'i bizler cinayet romanları yazarı olarak tanısak da, asıl mesleği adli tıp uzmanlığıdır. Bu yüzden kitabın dili ve anlatımı inanılmaz güzel. İnceleme/ Araştırma


(Noel'de ölüm - Nora Roberts ) Kitabın konusunun günümüzden elli yıl sonrasında geçmesi, karakterlerin günlük hayatları hakkında değişik renkler bulacağınız bir kitap. Anlatımı sade ve oldukça sürükleyici. Cinayet/ Polisiye


(Ölümsüz ölüm - Nora Roberts) Konusu farklı da olsa, yazarın Noel'de Ölüm kitabındaki karakterler bu kitapda da var. Cinayet/ Polisiye


(Unutulmayan Söyleşiler -Emin Çölaşan) Emin Çölaşan'ın 1984-1989 yılları arasında,Milliyet ve Hürriyet gazetesinde yaptığı söyleşilerden birkaçı var. Zeki Müren, Aziz Nesin, Erol Simavi,İhsan Sabri Çağlayangil gibi isimler dikkat çekici.


2006 sona ererken


Dikkat ederseniz, her sene sonunda "Bu sene çok çabuk geçti" diye hayıflanıp dururuz. Oysa bir sene hala 12 aydan ibaret. Yani süresinde bir kısalma yok. Acaba bizim bu duyguya kapılmamızın sebebi, hayatımızda gerçekten istediklerimizi yapmaktan çok, sadece yapmak zorunda olduklarımıza odaklanmış olmamız mı?

Hiçbirimiz en mutlu, en heyecanlı, bize en çok zevk veren anlarımızı ya da günlerimizi asla unutmayız. Örneğin geçtiğimiz yaz başında, çocuklarınızın okulu tatile girer girmez, yoğunluğunuz sebebi ile sürekli erteleyip durduğunuz tatile çıkmış olsaydınız bunu da 2006 nın güzel anları arasına katmış olacaktınız. Ya da terfi almaya çalışıp dururken, Bizans oyunları ile vakit kaybetmektense, kişisel gelişim konularına eğilip iş arkadaşlarınıza fark atsaydınız, bu da eminim 2006 nın en önemli olayları arasına girecekti.

Ya da eşiniz ile solmuş olan romantik dakikalarınızı canlandırmak adına, küçük mutluluk senaryoları yaratıp bunlara hayata geçirseydiniz, bir kişi değil iki kişi birden mutlu olmuş olacaktı. Hatta belki de üçüncü bir kişinin daha aileye katılmasına, kendinizden emin bir şekilde karar vermiş olacaktınız. Almak istediğiniz arabayı bir türlü alamadığınız için hayıflanmaktansa, onu almaktan vazgeçip, psikolojik baskısını omuzlarınızdan atmış olsaydınız eminim bu da ruhunuzda bir hafiflik yaratacaktı. Tüm bunların saçma sapan, uç örnekler olduğunu iddia etmektense, acaba benim hayatımda da bunlarla paralellik gösteren anlar var mı diye düşünseydiniz, şimdiye kadar çoktan daha mutlu ve hayatınızda daha etkin bir rol alabileceğiniz bir 2007 planı, hazırlamaya başlamış olacaktınız.

2006 gerçekten çabuk mu geçti, yoksa boş mu geçti ?

Siz ne dersiniz?

28.11.06

Ömrü Kadın


Kayıp aşklar ülkesinde
Genç bir adam
Nefti gözlerini dikmiş geceye
Sinsice
Gülümseyişi ile uzanır
Bir kadının vahşi yüreğine
Uysallaşır kadın birden
Hasrettir dingin sevişlere
Ömür olur, aşk olur, hayal olur
Adamın kollarında
Uzanırken ölümsüzlüğe


Ebru VERITY

Dost


Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa;

Eş dost başlamış kusur bulmaya:

Kimi içini beğenmemiş:

Kızmayın ama demiş;

Şanınıza layık değil odaları.

Kimi cephesine çatmış:

Karşıdan görünüş berbatmış.

Hepsine göre de çok darmış bu ev.

Kim sığarmış bu kulübeye?

Koca Filozof: Ah, demiş, keşke bu evin alabileceği kadar

Gerçek dostum olsa !

Sokrates'in sözü yerinde.

Bir ev dolusu gerçek dost nerede?

Sözde herkes dost, ama gel de inan.

Dosttan bol şey de yok dünyada,

Dosttan az şey de.


La Fontaine

27.11.06

Yunan Mıtolojisi Tanrıları - 1

Aphrodite

Aphrodite, aşkın, cinsel isteklerin ve güzelliğin tanrıçasıdır. Doğal yeteneklerinin yanında, herkesin kendini arzulamasını sağlayan büyülü bir kuşağı vardır. Doğumu hakkında iki söylenti vardır. İlki onun Zeus ve Dione un kızı olduğunu anlatır. İkincisi, Cronos hadım edildiğinde denize atılmış olan organından damlayan kanlardan doğduğunu ve kocaman bir midye içinde
Kıbrıs'ta karaya çıktığından bahseder. Hephaestus'un karısıdır.
Ağacı mersin hayvanları güvercin, kuğu ve serçedir.

Apollo

Apollo, Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşidir. Altın bir lir çalar; müziğin tanrısıdır. Gümüş bir yayı en uzağa o atabilir; okların tanrısıdır. Tıbbı insanlara o öğretmiştir; iyileştirici tanrıdır. Asla yalan söylemez; ışığın ve gerçeğin tanrısıdır. Apollo her sabah, 4 atlı arabasını
gökyüzünü başından sonuna dolaşır ve güneş doğar. Delphi'de bir nasihatçı olrak tanınır.
Yunanistanin dört bir yanından insanlar ondan nasihat almak için Delphi'ye gelirler.
Kutsal ağacı defne, hayvanları yunus ve kargadır.

26.11.06

Yıldız yanığı


İstanbul kar telaşında

Hadi gel Çok üşüdüm...

Papatya çayım

Aşk adına giriştiğim

Meydan savaşım


Geceye soyundum..

Her yanım yıldız yanığı


Bilirsin

Çok masumdum

Beni şeytan kandırdı.

ZEYNEP GÜNGÖR

25.11.06

Aşkın Kuralsız Savaşı


Bazıları sevmeyi bilmez. Ne coşkuyla, hoyrat sevdalar yaratabilirler ne de bir kadifeye dokunuş yumuşaklığında dinginlik yaratabilirler ruhlarda. Karanlıkta kaybolmuş, sürekli arayış içinde olan kayıp ruhlardır onlar. Kadın ve erkek olmanın kimlik savaşını veriyor olmaktan dolayı, unuturlar yüreklerinin derinliklerini. Hep saklanacak köşeler bulurlar. Kayıp ruhlardır aslında onlar. Kuralsız savaşıp, ihanet etmeyecekleri, hain olmayacakları tek savaş meydanında hep haini oynarlar. Oysa aşk denen sanat, ince dantellerin yüreklerde dokunup, bedenlerin ruhlara örtü olduğu iki kişilik sevdadır.
Sözcüklerin anlamsız kalmasıdır aşk. Yüreklerimizde gizli kalmış, saklanmış dolu dizgin, kabına sığmayan duyguları günışığına çıkarabilmektir. Karşılık beklemeden... Rekabete girmeden.... Kimliksiz, mekansız, zamansız aşık olabilmektedir hüner. Kız Kulesi’nin yalnızlığında, karnaval neşeleri yaşatabilmektir. Aynasız güzelliklerin, karanlıktan aydınlığa çıkarılmasıdır.
Vivaldi’nin dört mevsiminde, yedi rengi ruhunda taşıyabilmektir aşk. Sevdanın, özlemin, adanmışlığın, yarattığı titreşimleri bedeninin her hücresinde hissederek, depremlerde kaybolabilmektir aşk.
Aşk yeri geldiğinde çekip gidebilmek, yeri geldiğinde yalvarabilmektir. Sevginin onurunu ayaklar altında çiğnetmemektir aşk.
Sorgularla, arayışlarla kalıplara girmez aşk. Bir martının kanadında özgürdür. Zamansız ve yersizdir gelişleri. Hep hoş karşılanmak ve gözetilmek ister. Unutulmak ona göre değildir. Bir kere unuttunuz mu, hemen kaçar gider. Film gibi, masal gibi, rüya gibi yaşanmak ister. Bulutsuz bir gecede kuzey yıldızı gibi hep tek olmak ve hep parlamak ister. Yüreğini ışığına açabilenlerin yanı başına konar küçük bir serçe gibi. Sonra kartal olur, şahin olur. Tarafsız olmadan sevebilenlerin can dostu olur. Her sabahı yeniden doğmuş gibi hissettiren ve her geceyi yalnızlıkla verilen savaşta galip bitiren aşktır.
Kendisine aşık olanları hep hüsran bekler. Aşka aşık olmak, onu içine sığdırabilecek beden bulamayanların kabusu olur. Son perdede yalnızlığın, tek kişilik oyunu olur. Oysa aşk, yalnızlığı iki kişilik oynayabilenlerin galasidir hep. Üstelik seyircisi tüm gezegen olan, kapalı gişe sürüp giden ve hep mutlu sonla biten bir oyundur.

Ebru Verity

Zaman Yönetimi


Asagidaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) Is Idaresi master ögrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasinda geçer:
Profesör sinifa girip karsisinda duran dünyanin en seçilmis ögrencilerine kisa bir süre baktiktan sonra, "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karisik bir sinav yapacagiz" dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altindan kocaman bir kavanoz çikartti. Arkadan, kürsünün altindan bir düzine yumruk büyüklügünde tas aldi ve taslari büyük bir dikkatle kavanozun içine yerlestirmeye basladi. Kavanozun daha baska tas almayacagina emin olduktan sonra ögrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.
Ögrenciler hep bir agizdan "Doldu" diye cevapladilar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altina egilerek bir kova micir çikartti. Miciri kavanozun agzindan yavas yavas döktü. Sonra kavanozu sallayarak micirin taslarin arasina yerlesmesini sagladi. Sonra ögrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir ögrenci "Dolmadi herhâlde" diye cevap verdi. "Dogru" dedi profesör ve gene kürsünün altina egilerek bir kova kum aldi ve yavas yavas tüm kum taneleri taslarla micirlarin arasina nüfuz edene kadar döktü. Gene ögrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm siniftakiler bir agizdan "Hayir" diye bagirdilar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altina egilerek bir sürahi su aldi ve kavanoz agzina kadar doluncaya dek suyu bosaltti. Sonra ögrencilerine dönerek "Bu deneyin amaci neydi" diye sordu.
Uyanik bir ögrenci hemen "Zamanimiz ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayirabilecegimiz zamanimiz mutlaka vardir" diye atladi. "Hayir" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istedigi "Eger büyük taslari bastan yerlestirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsin" gerçegidir". Ögrenciler saskinlik içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti:
"Nedir hayatinizdaki büyük taslar? Çocuklariniz, esiniz, sevdikleriniz, arkadaslariniz, egitiminiz, hayâlleriniz, sagliginiz, bir eser yaratmak, baskalarina faydali olmak, onlara bir sey ögretmek! Büyük taslariniz belki bunlardan birisi, belki bir kaçi, belki hepsi. Bu aksam uykuya yatmadan önce iyice düsünün ve sizin büyük taslariniz hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taslarinizi kavanoza ilk olarak yerlestirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsiniz, o zaman da ne kendinize, ne de calistiginiz kuruma, ne de ülkenize faydali olursunuz. Bu da iyi bir is adami, gerçekte de iyi bir adam olamayacaginizi gösterir". Profesör, ders bittigi hâlde konusmadan oturan ögrencileri sinifta birakarak çikti...

24.11.06

Gülay öğretmenim sen

bu öğretmenler gününde eminim yüzlerce kalbi fethetmişsindir. Gülay Elmalı. 28 yaşında. Erzurum'da öğretmen. Bakacak kimsesi olmadığı için, altı aylık bebesi ile derslere girmeye devam ediyor. Ne doğum izni almış, ne yıllık izin. Neden ? Sırf çocuklar eğitimden yoksun kalmasınlar diye.
Okul iki derslikli, şehir merkezine 16 km. uzaklıkta. Diğer sınıfta eşi, iki yaşındaki oğlu ile ders veriyor.
Gülay öğretmenim,
Büyüklüğün karşısında, eğitimden yoksun büyüyen, yoktan var ederek öğrencilerini yetiştiren öğretmenlerimize, yeteri kadar yardım etmediğimizi düşünerek iyice ezildim.
Hocam ellerinden öpüyorum.
Allah senin gibi öğretmenleri bu vatanın başından eksik etmesin

OGRETMENIM


Öğretmenler gününüz kutlu olsun.

23.11.06

Casıno Royale


James Bond macerası

Hürriyet Gazetesinin Keyif ekinde, son James Bond filmi olan "Casino Royale" için övgüler arka arkaya sıralanmış. Daniel Craig'in bildiğimiz James Bond karakterinin dışına çıkarak, gerçekçi bir karakter canlandırdığını yazmışlar. Henüz izlemedim. Ama oldum olası James Bond filmlerini sevmişimdir.
Amerikan sinemasının inanılmaz bir sektör olarak elinde tuttuğu sinema, James Bond serilerinin son bir kaç tanesinde çuvallamasına engel olamasa da, eleştirmenler "Casino Royale" ile James Bond film serilerinin eski prestijine kavuşacağını söylüyorlar.

Casino Royale beyazperdeye ilk çıkışında, hafif bir komedi tarzındaydı. Başrollerinde David Niven, Ursula Andress, Peter Sellers gibi önemli isimler yer almıştı. Guzel bır filmdi. Yanılmıyorsam 1967 yapımı olması gerek.
James Bond filmleri denince aklımda kalanlar çerçevesinde aşağıya bir liste hazırladım. Bakalım siz de fikrime katılacak mısınız ?

James Bond
En karizmatik : Sean Connery
En yakışıklı : Pierce Brosnan
En maço ( ki bence çok sıkıcı idi ) : Tüm James Bond alemi
( Karakter kitabında öyle yaratılmış zaten )
En beceriksiz : Timothy Dalton
En İngiliz : Roger Moore
En iyi şarkı : Gold Finger
En aptal film : Licence to kill ( sanırım bu filmden sonra James Bond filmleri bir türlü toparlanamadı )

22.11.06

Adriya'nın Kraliçesi

Bir sanat ve kültür ülkesi olan İtalya, sanat, bilim, endüstri ve teknik alanlarda, dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır. Sanatın ve tarihin iç içe geçtiği, üç bin yıllık bir kent olan Roma, dünya tarihindeki belirleyici rolü sayesinde, " dünyanın başkenti" ünvanını hak etmektedir.
Roma sınırları içerisinde yer alan, Vatikan Devleti'nin en önemli binası San Pietro Kilisesi'dir. Sanata ve güzelliğe olan düşkümlükleri ile tanınan İtalyan'ların büyük bir çoğunluğu, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır.
Çok eski çağlardan beri Alpler'den inen birçok kavimler, buranın yerli halkı ile karışmıştır. Bu karışmanın en çok olduğu yer Sicilya'dır. Buradakiler, Kartacalılar, Araplar ve Yunanlılar ile karışmışlardır. Bu yüzden bugün, İtalyan ırkı diye bir kavimden söz edilemez.
Mimari eserler bakımından son derece zengin olan ülkenin, Milano'da bulunan Il Duamo (Kubbe) diye anılan Katedral, büyüklük bakımından Avrupa'daki katedrallerin üçüncüsüdür. Floransa'da görülmesi gereken diğer mimari şaheserler arasında, Santa Maria del Fiore Katedrali, Palezzo Vechio, Pitti Sarayı şehrin önemli mimarlık eserlerinin başında gelir.
16.yüzyılda, İtalyan heykelciliği, en parlak devrine ulaşmıştır. Rönesans'ın önde gelen sanatçıları Michalengelo Buonarroti ve Benvenuto Cellini bu dönemde yetişmişlerdir.
"Napoli'yi görmeli, sonra ölmeli" diye İtalyanlar'ın dillerinden düşürmedikleri bir söz vardır. Napoli şehri, bugün turistler için bu sözü haklı çıkaracak kadar ilgi çekicidir. Pompei yıkıntılarını, Ischia adasını, Capri'yi, nefis yemeklerinin yendiği, napoliten müziğinin dinlendiği, Santa Lucia boyunca uzanan resturantları vardır. Lüksün ve fakir gecekonduların bir arada bulunduğu şehir, aynı zamanda bir açık hava müzesine benzer.
Dünyanın en eski kitaplıkları, İtalya'dadır.1895 yılında, İtalya'daki kitaplıkların sayısı, 1831'i bulmuştur. Müze cenneti olarak anılan İtalya'nın en eski müzesi Floransa'da, 1200 yılında kurulan Museo Nazionale'dir.
Bir zamanlar, Rönesans devrinin en büyük kültür merkezlerinden biri olarak anılan Venedik, "Adriya Denizi'nin Kraliçesi"diye tanınır.Venedik'in, başlıca özelliği, denizden pek az yüksek olan kum setlerin üzerine kurulu olmasıdır.
Sokakların büyük bir kısmı, kanallar halindedir. Şehir, sığ olan denizin üzerinden uzanan, uzun bir köprüyle karaya bağlanmıştır.
Bu köprüde, biri gidişe, öteki gelişe ayrılan iki demiryolu ve motorlu araçlar için bir yol vardır. Trenler ve motorlu araçlar, köprüyü aşıp, Venedik'in kuzey ucuna kadar ilerler.
Şehirde, otomobil ve benzeri araçların hareketine şmkan olmadığı için, bunlar şehir dışındaki garaj ve parklarda bırakılır. Uzmanlar, Venedik'in zamanla sulara gömülmekte olduğunu belirtmektedirler.Şehirdeki kanallar birer cadde gibidir. Evleri, binaları birbirinden bunlar ayırdığı gibi, trafiğin büyük bir bölümü kanallardaki, kayıklarla, gondollarla sağlanır.
San Marco ve San Giorgio katedralleri başta olmak üzere bir çok kilise ile, dukalık sarayı, ünlü çan kulesi turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.

Demenza

21.11.06

Sabır denen tas




  1. Fılmın en heyecanlı yerınde, reklamlar araya girince ve bıtmek bılmeyınce

  2. Türk kahvesi yaparken

  3. Duyup da dinlemeyi bilmeyenlerle karsılasınca

  4. Televizyonda, özel hayatlarındaki fıngırdesmelerını gururla 70 mılyona ızletmeye bayılan kişiler kendilerinden "sanatçı" olarak bahsedince

  5. Televizyon kanallarının rating ugruna bu "sanatcıların", bizi hiç ilgilendirmeyen özel hayatlarını, ana haber bültenine taşımasıyla

  6. Eğitimsizlik sebebi ile gerçekleştirilen töre cinayetleri duyulduğunda, okunduğunda ya da izlendiğinde

  7. Cocukların tacize uğramasıyla

  8. İnsan hayatına ve kararlarına saygı duymayı bilmeyen, okumuş cahillerin yorumlarını duymak zorunda kalınca

  9. Okumayı vakit kaybı olarak görenlerle karsılasıldığında

  10. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen korkak kokarcaların, kokuşmuş bahanelerini duyunca


ÇATLIYOR




Su yıkardı kendini


Tirmandi gokyuzune

kararsiz gozbebekleri,

bulmak icin sakli yeryuzu gunahlarini… .

Gunese sevdali aycicegi, kavruluyordu

done done kendi yorungesinde. .

Cirkinlik guluyordu,

alayli bir edayla

bulanik mavilerde… .

Takildi zitliklarda kisilan bakislar. .

Toprak kustu

icinde ne varsa gizlenen.

Kurtuldu esaretten

delinmis yasaklar… .

Oysa; deliklerle son olmazdi yasam!

Dirilirdi olum,

su yikarken kendini…


Nesrın Gocmen

Sus Birikintisi


Zaman akıp gidiyor....
Ne kadar uğraşırsan uğraş, çamurlu yollar paçalara beladır. Zamansa her zaman duru bir su gibi ırıldamıyor kulaklarında. Kimi zaman burnuna dşen ılık bir yağmur damlas gibi umulmadık anlar veriyor sana; yapılacak güzel bir şeyler mutlaka bulasın diye.. Erken biten bir randevu, çabuk halledilen resmi işler ya da iptal edilen bir yemek. Yapılacak güzel bir şeyler mutlaka olmalı. Mesela sadece otuz saniyeliğine bir ağaca yaslanabilmelisin. Kolun olsun senin bırak, bırak önün kapasın, göreme ilerleyen kaldırımı. Önce sen yadırgama yaptını.
Zaman akıp gidiyor...
Belki cüzdanına sıkşmş bir yirmilik, belki cebinde unuttuğun para üstü.. Alınacak güzel bir şeyler mutlaka olmalı. Mavi bir fulara ne dersin, peki yudumluk bir cep kitabı.. Pembe bir oje alabilirsin mesela ya da iş olsun diye sokaktan geçen bir çingenenin gri beyaz kaıt torbasının altına iliştirebilirsin belki kimseye belli etmeden.. Dur bakayım, kük bir demet çiçek yollayabilirsin annene, belki de alır vazona koyarsın bir fincan kahve manzarası..
Zaman akıp gidiyor...
Bir kaıt geçebilir eline.. Yazılmaya adanmş, itinayla beyaza bulanmş bir kaıt.. Belki çocuklar gibi boyayabilirsin onu; çiçek, ağaç ne bileyim dağlar çizebilirsin ona.. Ya da şekil kaygından arınıp ne renk istersen o renk boyarsın hatta belki rengarenk.. Sonra buzdolabına asarsın onu, günün ilk lokması için uzandında kapısına mutlu olmak için mesela. Belki, belki bir şeyler yazabilirsin ona. Bo bir kaıt her an mektup olabilir, boş bir kaıt çok yerinde bir seçimdir anlatmak için.. Sevdiğini söyleyemeyenlere “özledim” kolay gelir, mesela seni özledim yazabilirsin.. Ya da güzel bir Cemal Süreya şiiri yazıp, ne bileyim minibüste yanında oturan kişiye verebilirsin. Gülümsemek için.
Zaman akıp gidiyor...
İçinde kük bir boşluk görebilirsin.. Anlık yalnızlıklara gebe. Öyle durup dururken, hayatında hiç olmamş bir kişiyi dşleyebilirsin. O boşluktan bir insan yapabilirsin. Ya da özleyebilirsin çiçekli bir nevresim takımını. Sadece bir boşluktan, güzel bir bahçe yapabilirsin kendine, içinde gezinmek yatarken dşlemek için. Ya da kük bir kuş koyarsın o boşluğa kulaının sese acıktı anlarda sana cıvıldaması için.
Zaman akıp gidiyor...
İçinin doluluğu, içim içime sığmıyor dedirtmez her zaman ya.. Tutup kendine yer açabilirsin. Bir iki eski anı, kırgınlından bir avuç, sırtlayıp kederli günlerini; tutup, kendine yer açabilirsin...


Serda Kranda

20.11.06

Dondurmaaaa


Turk sinemasi yarali midir, değil midir tartışmaya açık ama son yıllarda kaliteli yapımlar izledikçe,' geçmişe mazi derler', diyerek Türk sinemasının ' şaşaalı dönemlerini !! ' bir kenara bırakıp, yeni yüzlere, genç yeteneklere daha çok fırsat verilmesinin daha iyi olacağına inanıyorum. Son haftalarda sevgili Cem Yılmaz'ın yaşadıkları ortada. Filmin sanatsal olarak başarısını tartışacak olan kişiler bizler yani sokaktaki insanlar değiliz. O işi sanatsal çerçeve içerisinde profesyonellerine bırakmayı tercih ediyoruz. Zaten açıkçası işin o kısmı şahsen beni çok da enterese etmiyor. Bana göre bir filmi beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz. Size bir şeyler katar ya da sizi eğlendirir. Ya da kendisinden nefret ettirir.Nefret ettirirken bile, size yeni bir dünya görüşü katabilir. Sinema seyircisinin bir film hakkındaki düşünceleri bu kadar basittir. Bu da işin en keyifli yanıdır. Yoksa falanca sanatçı diğerini senaryo hırsızlığı ile suçlamış, ya da film eleştirmenler tarafından şu şekilde ya da bu şekilde eleştirilmiş ve bu yüzden tüm camia birbirine düşmüş, biz sıradan seyircileri ilgilendirmiyor. Belki çok ufak da olsa film hakkında bir öngörüye sahip olmamıza ya da olmamamıza yardımcı oluyor o kadar. Beni ilgilendiren güzel ülkemde iyi iş çıkaranların yeteri kadar alkışlanmaması. Bilim adamlarımızın yurt dışında başarı kazandıktan sonra aniden Türk olarak kabullenip, göğsümüzü kabartacak mertebeye yükselmesi. Ya da müzisyenlerimizin, dansçılarımızın, daha nice sanatçılarımızın. Keşke kendi vatanlarında hakettikleri fırsatları yakalayabilselerdi. Bu ülkede çok başarılı insanlar, çok önemli değerler var. Yeter ki günışığına çıkarabilelim. Ya da kendi çabalarıyla bunu başarmış olanları, karanlığa itmeye çalışmayalım.

Ne anlatacaktım nerelere geldim.


Bu sene Oscar adayları arasında bir Türk filmi var. Dondurmam Gaymak. Film yakında gösterimde olacak. Tamamen amatör oyuncularla, Mugla'da çekilmiş ve New York Queens Film Festivali'nde şimdiden "En iyi yönetmen ve En iyi komedi filmi" ödüllerini almış. Sn.Yüksel Aksu'yu ve ekibini tebrik ediyor, Oscar gecesi Türkiye'yi temsil edeceklerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.

Hep beraber


Ülkemizdeki eğitim noksanlığının, kangren olmasına ramak kala bence herkesin ufak tefek yapabileceği bir şeyler olmalı.

Ben kendi adıma yaptıklarımı söyleyeyim. Kızımın sınıfında maddi sıkıntı yaşayan ailelerin çocukları var. Bazen öğretmenleri ile işbirliği yaparak bazen de çocuğun velisi ile bizzat tanışarak, kızımın çok kısa sürede uzadığını ( onları kırmamak adına ) eğer kabul ederlerse, onun küçülmüş giysi, ayakkabı ve paltolarını verebileceğimi söylüyorum. Özel günlerde bu güzel çocuklara kızım vasıtasıyla defter, kalem veya kitap hediye ediyoruz. Eminim daha yapılacak binlerce şey vardır. Aşağıdaki sayfayı yeni keşfettim. Yurt dışında olduğum için faydam ne kadar olur bilemem ama, kendilerine uzun bir e-mail yazıp soru yağmuruna tuttum. Bakalım ne cevap gelecek.

Haydi arkadaşlar hep beraber el atalım şu işe.
Organızasyondakı son durum bugun ıtıbarı ıle
20.11.2006 09:16:10 Şu ana kadar 3269 çocuk sitemizden velisini bulmuştur. 358 çocuk ise hala sizi bekliyor. Bugün velisini bulan çocuk sayısı 0

CEVAP GELDI
Velim Olur Musun? Kampanyası'na hoşgeldiniz!
Kampanyamızda para yardımı yapılmamaktadır. Destek vermek istediğiniz çocuğun ihtiyaç listesine göre malzemeleri (kırtasiye, kıyafet vs) tedarik edip, bir paket hazırlamanız gerekmektedir. Seçtiğiniz çocuğa yollayacağınız destek paketi 5-8 gün içerisinde adresinizden Express Kargo tarafından alınıp, çocuğun bulunduğu ildeki merkezimize ücretsiz olarak teslim edilecektir.
Aşağıdaki arama motorunu kullanarak, çocuğunuzu seçmeye başlayabilirsiniz!
(Velim Olur Musun? Kampanyası sadece yurtiçinde destek verebilmektedir. Yurtdışından, lojistik sağlanamadığı için destek alınamamaktadır.)

19.11.06


Pazar Sabahı


Çocukken Pazar günlerinden nefret ederdim. Çünkü haftanın ilk okul gününe hazırlanmakla geçerdi. Ödevleri kontrol et, banyo yap, üniformaları hazırla ve en güzel filmlerin oynadığı saatte tıpıs tıpıs yataga git. Zaten TRT yayını ile büyüdüğümüz için, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz bir programı seçme şansımız yoktu. Otomatiğe bağlanmış gibiydik. Her Pazar aynı programlar. Sabahları Uçan kaz ya da Voltran, arkasından mutlaka bir Western filmi sonra da bir kelime bir işlem ve sıkıcı maç saatleri. Allahtan babam bir futbol fanatiği değildi. Sevgili eşimin de olmaması bir isabet . Sanırım şanslı bayanlardanım bu konuda. Yıne de Lıverpool'un maclarını ızler. Milli maçlar hala izlenir bizim evde. Galatasaray'ın UEFA kupasını aldığı zaman sülalece iki göz iki çeşme ağlamıştık ekran karşısında.

Evlendikten ve anne olduktan sonra en sevdiğim gün haline geldi Pazar günleri. Çünkü herkes evde ve paylaşacak çok şey var. Patlayacak hale gelene kadar yapılan Türk usulü kahvaltılar,( eşim İngiliz olmasına rağmen favori mutfaklarından biridir mutfağımız ), dvd de seyredilen bir film, tembellik yapma arzusunun nüksettiği anlarda Anne-baba ve çocuk ekibi olarak yatağa girip birbirini şımartmalar...

Ailenin önemini anne baba olmadan önce kavrayabilen şanslı insanlardanım sanırım. Hani büyüklerimiz hep derler ya "Anne babanın kıymetini, evebeyn olduktan sonra anlarsın" diye. Bu da çok doğru bir laf. Babamın ya da annemin beni uyardıkları zamanlarda, arkalarından söylenmelerine sebep olduğum bir çok şeyi papağan gibi ben kızıma söylüyorum şimdi. Yine de işin güzel kısmı, bunları fark etmeden söylemem sanırım. Demek ki annem ile babam zamanında bana ulaşabilmişler diyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, çocuk yetiştirmek bir sanat.

Pazar günümüze geri dönelim.....

Yatak faslımız bittikten sonra, köpeklerimizi yürüyüşe çıkarıyoruz. Eşim elinden gelse tuvalete dahi arabayla gidecek. Benim de bu yürüyüşlere bayıldığım söylenemez ama aileden birinin diğerlerini dürtmesi gerekiyor ne de olsa. Bu da çoğu zaman bana düşüyor tabii ki. O yüzden çoğu zaman ister istemez despot durumuna düşüyorum.

Ailelerimizin kıymetini bilelim. İnanın bana sağlıktan sonra sahip olduğunuz en değerli şey aile. Onlara sarılıp, hakettikleri sevgi ve anlayışı sınırsızca verelim.

Herkese iyi pazarlar.

18.11.06

ERTELEMEYE TAKILDIM


Ganj Yayınları'’ndan çıkan, “Hayatınıza Yer Açın” adlı kitabın bir bölümünü sizin için yayınlıyoruz. Bu sorunu kökten çözmeye niyetlenirseniz, kitabı edinmenizi tavsiye ederiz. Hayatınıza denge getirmek için sürekli artan temponuza karşı, hayatın raydan çıkmaması için birkaç öneri…
Tünelin Sonunda Işık Gördüğünüzden Emin Olun
Çalıştığınız zamanı azaltmaya ve daha dengeli bir hayat yaratmaya karar verdikten sonra bile daha çok çalışmak istediğiniz veya buna ihtiyaç duyduğunuz zamanlar olabilir. Önemli bir projeyi tamamlamak, acil planlama süresine uymak, çaba gerektiren bir iş girişimini kurmak mecburiyetinde kalabilirsiniz. Veya daha dengeli bir hayata geçiş olanağı veren bir iş bulana kadar bulunduğunuz pozisyonda kalabilmek için uzun saatler çalışmaya devam etmeye ihtiyaç duyabilirsiniz.
Bu zaman süresinde hayatınızın kontrolden çıkmamasına yardım etmek için yapılacak bazı şeyler var.İlk olarak, iş hızınızı arttırma kararınızın bilinçli olduğundan emin olun. Bu zaman süresince uzun saatler boyunca çalışma amacınızı iyi belirleyin. Bu zaman sürecinin ne kadar olacağı hakkında iyi bir fikre sahip olun. Hayatınızın hangi diğer alanlarının etkileneceğini iyi anladığınızdan emin olun.
İkinci olarak, iş ile delirmek yerine, hayatınızın geri kalanını sağlığınızı, ailenizi, arkadaşlıklarınızı ve ruh sağlığınızıonurlandıracak bir tempoyu benimseyin. Örnek olarak, her zamanki saatlik egzersiz rutininizi yapmak için her gün zamanınız olmayabilir ama onbeş dakikalık yürüyüş yapabilir misiniz? Yemek pişirmek, mutfak alışverişi, çamaşır ve diğerleriyle ilgilenecek birini tutabilir misiniz?
Üçüncüsü, kendinize iyi bakın. İhtiyacınız olan uykuyu aldığınızdan emin olun. Düzgün yemek için gerekli zamanı ayırın ve en az bir öğün aileniz ile oturarak yemek yiyin. Eğer çocuğunuz varsa, bu daha sonra işe döneceğiniz anlamına gelse bile, haftanın beş günü onları yatağa yatıracağınıza dair taahhütte bulunmayı isteyebilirsiniz.
Dördüncü olarak, başka ne gibi taahhütlerden sosyal, toplumsal ve kalabalık ailevazgeçebileceğinize karar verin. Örnek olarak, haberleştiğim bu okuyucum New York'’taki gazeteci olarak hızlı tempolu hayatından vazgeçip, kitap yazmak üzere anlaşma imzalamış. Bundan çok kısa bir süre sonra hamile olduğunu öğrenmiş. İlk birkaç sene için günlük programını sadece iki şey ile ilgilenmek üzere daraltmış: bebek ve kitap. Diğer her şeyi ya eşinin ilgilenmesi için ayarlamış ya da kitap bitene kadar arka plana atmış.
Beşinci olarak, önceden ailenin ve diğerlerinin aldığınız kararı ve gereken zamanı bilmelerini sağlayın. Onların sizin yeni iş programına nasıl uyum sağlayacakları konusunda düşünmelerine yardımcı olun.
Altıncısı, tünelin sonunda ışığa ulaştığınız an, bilinçli bir karar alarak durun. Çalışma tempomuzu arttırdığımız an farkına varmadan fazla çalışmanın yaşama biçimi olduğunu fark ederiz. Azaltabileceğimizi fark ettiğimiz noktaya geldiğimizde, ailemiz ve arkadaşlarımızla kutlamak için zaman ayırmalıyız. Bu ekstra zorlanmayı yaşadığımız için kendimize saygı duymalıyız. Mola verdikten veya ödül olarak ara verdikten sonra, hayatınızın normal ritmini sürdürmek için bilinçli bir karar verin. Oturun ve daha sakin bir programın nasıl olacağını keşfedin ve yeni modeliniz kesinkes sağlamlaşana kadar daha sonraki birkaç ay için günlük ajandanıza yazın.
Ertelemeyi Bırakın
Erteleme alışkanlığı, iş programınızda, projeyi tamamlama zamanınızda, söylemek belki gereksiz ama, iş kalitenizde ve onun hakkında hissettiklerinizde tahribat yaratır. Basit olarak aşağıdaki dört sebepten veya kombinasyonları yüzünden işlerimizi erteleriz:
1.Kendimizi sınamak için bilinçsizce yaparız.
Her ertelediğimizde, aslında umduğunuzdan daha kısa sürede bu işi bitirebildiğimizi görme imkanımız olur. Ve bu da hayatımıza heyecan katar.
2.Mükemmeliyetçiler, yoldan çıktıkları için ertelerler.Eğer daha çok zamanları olsaydı, yaptıkları çalışmanın sonucunun aslında çok daha iyi olabileceğine kendilerini ve diğerlerini ikna edebilirler. Hem de mükemmeliyetçi şu şekilde bir övgü bekler: “Eğer bu kadar kısa zaman içinde bu kadar iyi yapabiliyorsan, ihtiyacın olan zamanı bulsaydın bir hayal et, kim bilir ne kadar iyi yapacaktın.” Bu kendilerine duydukları saygıyı arttırır ve erteleme ile kendilerini iyi hissederler.
3.Birçok insan hata yapmaktan korktuğu için erteler.
Eğer, bütün müsait olan zamanı kullanarak, kötü bir iş çıkarırsak o zaman hiçbir özrümüz olamaz. Ama eğer, işin kötü olmasını sanki az zamanımız olduğuna bağlarsak, kendimizi bir şekilde kanmış oluruz ve böylece insanlara eğer daha çok zamanımız olsaydı daha iyi işler yapabileceğimizi düşündürürüz.
4. Diğer insanlar başarıdan korktuklarından ertelerler.Bütün zamanımızı kullanarak, güzel bir şekilde başarılı olursak o zaman yetenekli bir rekabetçi olabileceğimizi görmüş oluruz. Eğer geçmişte sadece ortalama olmaya programlanmışsan ve bunun tersi, başarılı olursan bu rahatlık verici olur. Veya başarılı olursak patronumuzu ve ebeveynimizi kötü hissettireceği gibi bilinçsiz bir korkuya kapılırız. Veya başarılı olursak, şimdiye kadar başarılı olabileceğimizi itiraf edersek, bütün hayatımızın boşa harcandığını düşünebiliriz.
Eğer düzenli olarak erteliyorsanız, alışkanlığınızın bilincine varırsanız ve farklı düşünmeye çalışırsanız iş hayatınızdaki kaliteyi geliştirebilirsiniz.Örneğin, gerçekten başarmanın sizin için bir zevk olacağı iş ve projeleri alın. Görevi tamamlamak için ve hâlâ hayatınızda olan diğerlerine yeterli zaman ve enerjiniz kalacak şekilde bütün yeteneklerinizi kullanabileceğiniz iş hayatınızı ve iş programınızı ayarlayın.
İşi yarı zamanda yapmanızdan gelen ikinci bir övgünün sizi iyi hissettirmesine izin vermeyin. O yanlış egodan vazgeçin ve moralinizi yükseltmeyin. Bunun yerine, yapabileceğinizin en iyisini yapmanızın değerlerini bilin ve bundan eğer isterseniz daha da iyisini yapabileceğiniz sonucunu çıkarın.Mükemmel olmanın hayatınızın geri kalanını harcayacağınız çok büyük bir hedef olduğunu fark edebilirsiniz. Sakin olun ve bu mükemmelliğin hayatınızdaki büyüme işlevinin bir parçası olmasına izin verin.Başarısızlığın, hayatın gerçekliği içinde yeri olmadığını anlayın. Amacınıza ulaşmada hata sadece bir öğrenme sürecidir. Vazgeçmedikçe başarısız olmak mümkün değildir.
Başarınızın diğer insanlar üzerindeki etkisine izin verin. Gerçek şu ki kendi gücünüze sahip çıkarsanız diğerleri için de ilham verici bir kaynak olursunuz. Başarınıza başkalarının nasıl davrandığının sorumluluğunu almaktan vazgeçin. Bir proje alınca kendiniz yapmak istediğiniz için yapın ve sonucunda başkalarının nasıl reaksiyon göstereceğini tamamen bir tarafa bırakın.
Kronometrenizi ertelemeye son vermek için kullanabilirsiniz. Her beş dakikada bir, yarım saatte bir, öğlen gibi aralıklarla çalışmasını sağlayın. Eğer bütün enerjinizi buna verirseniz bilinçaltınızı pozitif enerji ve yeni fikirler yaratmak için eğitebilirsiniz. Ertelemediğiniz için kendinizi ödüllendirin. Her seferinde kendinizi işe verip projeye sarıldığınız için ve erteleme huyunuzu yendiğiniz için yeterli övgüyü hak ettiniz.
Evrak Çantanızı Ofiste BırakınEğer düzenli olarak saatlerce evde çalışıyorsanız çalışmak ciddi olarak hayatınıza nasıl bir değer eğer katıyor? Aynı zamanda hayatınızdan ne alıp götürüyor? Eğer normal bir iş gününüzde yapmak istediğiniz işi tamamlayamıyorsanız, o zaman bazı şeyler yanlış demektir. Belki de gün boyu gerçekten yapmanız gereken işin posta, telefon konuşması ve diğer daha az kritik işler selinden etkilenmesine izin veriyorsunuzdur. Eğer durum böyle ise; kesin iş yükünüzü tekrar ayarlayın, iki saatlik iş yemeklerine son verin, bir asistan tutun, sahip olduğunuz personele daha çok iş havale edin veya kitabın 3. bölümünde özetlenmiş basamaklardan birini veya birçoğunu uygulayın. Eğer iş kalıplarınızı dikkatle incelemek için zaman ayırırsanız göreceksiniz ki çok çalışmak alışkanlıktan başka bir şey değildir.
Belki bir zamanlar gerekliydi ama şimdi alışkanlık edindiğiniz için vazgeçmek zor olur. Evde çalışarak geçirdiğiniz bütün zamanlar kariyerinizi ilerletiyor mu? Şirketinize yardımcı oluyor mu? Bunun karşılığı size ödeniyor mu? Gerçekten o kadar fazla iş yapabiliyor musunuz? Neyi ispat etmeye çalışıyorsunuz? Kime? İkna olmadılar mı? Olacaklar mı? Bu çalışmaların sizin bilginize veya bilgeliğinize katkısı oluyor mu? Bu işten ikinci bir fayda olarak neyi bekliyorsunuz? Geç saatlere kadar evde çalışarak neden ve kimden kaçıyorsunuz? Büyük bir ihtimalle bir ya da iki sene sonra şu an evde yaptığınız önemsiz olacak. Geriye bakarak bu zamanı çocuklarınızla mı, eşinizle mi, sağlığınızı korumak için egzersiz yaparak mı, çevrenize veya topluma katkı sağlayarak mı, başarı hissinizi tatmin eden başka yeteneklerinizi geliştirerek mi ya da yapmayı sevdiğiniz başka şeyleri yaparak mı geçirmeyi istersiniz? İşinizden hoşlansanız da fazla çalışmak, hayatınızı işlemez duruma sokuyor.
Hiçbir şey yapmadan çalışmak, enerjinizi emer ve içinize kapanmanızı sağlar. Fazla çalışmak sizin düşünmeniz ve kişisel, entelektüel, ruhsal gelişmeniz için gerekli olan zamanı harcar. Ruhunuzun ilham ve rehberliğe açık olmasına engel olur. Dengeli ve manevi bakış açısı ile gelen dengeli katılımı yapmanızı engeller. Eğer evrak çantası alışkanlığınızı kesmeye hazırsanız, fakat tam olarak bırakamayacağınızı hissediyorsanız evrak çantanızı bir ya da iki gece ofiste bırakarak başlayın. Geç saatlere kadar evde çalışmanıza olanak vermeyecek aktiviteler planlayın.
Kaynak : http://www.cosmodergi.com/

Lıfe For Rent -Dido


Bu albümden mutlaka edinin
Dinlemek yeterli olmayacaktır

Bazı ülkeler

Bazı ülkeler vardır. Gidenler tarafından ballandırıla ballandırıla anlatılıp dururlar. Siz de hayıflanıp, kıskanıp, hayal alemine dalar durursunuz. Cocuklugumdan beri, ölmeden önce en az 3 dünya ülkesi göreceğim deyip dururum. Maşallah yaş 32 oldu daha gerçekleştiremedim. Hep bir ertelemedir sürüp giden. Nedense konu erteleme olunca son derece başarılı oluyoruz. Belki de yapmak isteyip istemediğimize karar veremediğimiz için, ertelemelerin arkasına sığınıyoruz. Böylece hayat son hızla yanımızdan gelip geçmiş oluyor ve biz bunu fark ettiğimizde de çok geç oluyor. ( İbiza sayılmaz çünkü orada annemler yaşıyor)
Yahoo sayfasında bazen onlıne oyunlar kısmına girip oyun oynuyorum. Bu vesile ile tanıstıgım ve hala yazıştığım Amerikalı bir arkadaşım var. 34 yaşında bir muhasebeci. Home office olarak çalışıyor. Onun da ertelenmiş bir dünya turu varmış. Şimdiye kadar hiç Amerika dışına çıkmamış. Bunu duyunca şaşırdım. Bu konuşma aramızda 15 gün önce geçmişti. Karşılıklı hayıflanarak ve aslında istesek hemen bir yerlere gidebileceğimiz konusunda birbirimize 40 dakikalık bir nutuk atmıştık . Lilian ( arkadaşımın ismi ) doğum günü için, eşi ile Küba'ya gitmeye karar vermişler. Dün gece yazışırken söyledi. Şubat ayında gideceklermiş. Kısacası, konu erteleme olunca, bunun milliyeti yok sanırım. Japon, Hintli, Türk ne olursan ol sürekli bir şeyleri erteleyip duruyoruz hayatımız ile ilgili. Sanırım insan doğasında var bu.

17.11.06

Yeşil Çay !! Iğğğ derken ....


Evet ... Yeşil çay ığğğ derken, yakın arkadaşlarımın zoruyla yeşil çayı sonunda dün ben de tattım. Tüm muhafazakarlığıma rağmen. Siyah çayın dayanılmaz cazibesine, Neskafenin yumuşak sıcaklığına karşı koyarak, dün yeşil çay içtim. Sanırım müptelası da olmuş durumdayım. Tadının harika olmasının yanı sıra, internette yaptığım araştırmalar sonucunda yararlarını okuduktan sonra, içmekte bu kadar geciktiğim için de kendi kendime söylendim. Sağlığa yararlarının kısa bir listesini aşağıda okuyabilirsiniz. Size tavsiyem en yakın marketten Doğadan - Yeşil Çay Ginkgolu alıp tadına bakmanız. İnanın vazgeçemeyeceksiniz.

Müptelalarından duyduğuma göre özel yeşil çay fincanları da varmış (Resmi için tıklayınız )

FAYDALARI

Diş çürüklerine sebep olan bakterileri öldürerek çürükleri önler.
Yeşil çay, özellikle gözlere iyi gelir. Yeşil çaydan yapılan göz kremleri ve jelleri, vücut şampuanı ve nemlendiricileri piyasada bulabilirsin. Çayla yapılan kremlerin suda erime özellikleri vardır. Ayrıca cildin pH yapısına daha uygundur. Yalnız dikkat etmek gerek; çaylı kremler yaralı ciltlere sürüldüğünde cildi tahriş edebilir.
· Çay, banyo ve güzellik ürünlerinde de kullanılır. Çünkü cildi, içerdiği bitki yağlarıyla nemlendirir. İçindeki maddelerle güneş yanıklarına karşı korur. Polifenolslarla ciltte oluşan kızarıkları ve güneş yanıklarını iyileştirir.
· Yeşil çay duyarlı ciltleri yatıştırır, olgunlaşma aşamasında cildi besler ve vaktinden önce yaşlanmaktan korur.

· Kan basıncını azaltıcı özelliği ile hipertansiyonda etkilidir.
· Pıhtılaşmayı engelleyici özelliği vardır.
· Antibakteriyel özelliktedir; bakterilerce oluşturulan diş plaklarının oluşumunu engeller.
· Yüksek oranda C vitamini içerir.
· Yeşil çay büyük oranda tanin ve kafein içerir. Kafein de yağların yakılmasını sağlar, sinirleri yatıştırır, zayıflamada etkilidir.
· Amerika'da yapılan araştırmalar çayın kanser önleyici etkisi oluduğunu göstermiştir. Yeşil çayın, geleneklerinde özel bir yere sahip olduğu Japonya'da yapılan araştırmalar bu bitkinin özellikle akciğer, karaciğer, kolon ve mide kanserini engellediğini göstermiştir.
· Yeşil çay ve earl gray çayı kanda pıhtılaşmayı engeller; kan kanseri, guatr, nefrit, kolera ve bağırsak hastalıklarında koruyucu ve tedavi edicidir.
· Cildi UV ışınlarına karşı koruyarak cilt kanseri riskini azaltır.
· Antiseptik özelliğe sahiptir, bağışıklık sistemini güçlendirir.
· Mide tembelliğini giderir.,zehirlenmeyi tedavi eder, idrar söktürür., ishal ve dizanteriyi keser.
· Damarların kireçlenmesini önler.
· Ancak yüksek dozda tüketimi ülseri ve kalp dirtm bozukluğu olanlara önerilmez; ayrıca su söktürücü olduğundan böbrekleri yorar.
· Yeşil çay, antiseptik ve antioksidan özelliği ile kozmetik sektöründe çeşitli bakım ürünlerinin formülüne giriyor.
· Kalp hastalıkları için de oldukça faydalıdır.
· Kolesterolü dengeler.
· İçinde demir bulunur. Bu mineral, çaya limon eklediğinizde daha da artar. Bunun yanında çayda az miktarda C ve B1 vitaminleri de bulunur.
· Yeşil çay, stres, aşırı çalışma, huzursuzluk gibi nedenlerden kaynaklanan yorgunluk ve uyku halini ortadan kaldırır.

Afıyet Olsun

16.11.06

Oyunlarım

Eşim ve ben bu denli oyun hastası olmamıza rağmen hala son derece sağlıklı bir iletişime sahibiz. Sanırım bu bir mucize. Zaten paylaştığınız ne olursa olsun, evliliğin en güzel yanı paylaşmak değil mi? Oyun demekle kastettiğim bilgisayar ve playstation oyunlar.
İkimizin farklı oyunlar oynadığı ya da, birimizin oyun oynayıp diğerimizin hizmet etme modunda olduğu anlarda birbirimizi bilgisayardan veya playstationdan, ya da daha da ileri giderek oynadığımız oyunlardaki karakterlerden kıskanmıyor da değiliz. Biliyorum çılgınca :)
Sizlere evlilik ve eşime olan saplantımdan bahsetmeyeceğim. Rahatlayabilirsiniz. Birkaç oyun tavsiyesinde bulunmak istiyorum

Favori online oyunumuz ( Linki tıklayarak oyunun sayfasına ulaşabilirsiniz )
Ogame - Çesitli stratejiler araciligiyla Galaksideki etkinizi arttirmaya calisan bir Imparatorsunuz ! Kendi gezegeniniz üzerinde basladiginız oyunda amacinız, size baslangicta verilen kaynaklarla , ekonomik ve askeri acidan güclü bir uygarlik yaratmak. Bilimsel arastirmalar sayesinde sürekli yeni teknolojiler ve silah sistemleri kesfedebilirsiniz. İlk 5000 puana kadar koruma altında olduğunuzdan bir problem yok. Fakat kaynaklarınıza gelen düşman saldırıları ile strese girmeniz an meselesi. En iyisi kısa sürede puanınızı arttırıp bir ittifağa üye olmak. Sonra sırtınız yere gelmez. Bu oyunun bağımlılık ve stres yaratacağını da garanti ediyorum :) Bu düzeye geldiğinizde, tatil moduna girerek ara vermeniz de oyunun opsiyonları arasında.

Şu aralar oynadığım bilgisayar oyunu

Dungeon Siege 2 - Fantastik
Joey the Passion- Kart oyunu ( Bildiklerimize hiç benzemiyor)

Playstation

Shadow Hearts 2



Hayatın renkleri


Yaşın ilerlemesi ile mi ilgili yoksa sürekli bir şeyler yapmak isteyip de sıraya koyup, hayata geçirememenin beceriksizliği mi bilmem ama hayat telaşına düştüm. Yapmak isteyip de, yapamayacağım şeylerin listesi uzayıp gidecek gibi geliyor. Her gün yapmak istediklerim ile ilgili oluşturduğum listeye onlarcasını ekliyorum ama pratiğe geçirme konusunda, aynı oranda hızlı olduğumu söyleyemem.
Son zamanlarda yeni blogumla ugrasıyorum. Onun haricinde okuyup da bitirmeye çalıştığım bir kitabım var , Murat Başaran'ın "Zamansız " adlı kitabı. Erteleyenler için yazılmış :))

Bir yandan kazak örmeyi öğrenmeye çalışıyor, öte yandan yeni taşınacağım evimin dekorasyon ön çalışmaları ile uğraşıyorum. Dekorasyon ile ilgili Evim dergisini herkese tavsiye ederim. Sundukları fikirler hem her butceye uygun, hem de çok fazla becerikli olmayı gerektirmiyor. Ayrıca şimdi online olarak da okuyabileceğiniz onlarca dergi ile birlikte nette yayınlanmakta.( E-mecmua )

Internette gezınırken bazı arkadasların Fımo hamuru ıle yarattıklarını gordugumde gozlerım faltaşı gibi açıldı. Şimdi ben de bir kaç model bulup, fimo hamuru ile uğraşmaya başlayacağım. Renklerle uğraşmaya bayılıyorum. Fakat nasıl yapıldığı, kaç derecede fırınlandığı hakkında tek bir bilgim yok. Bilgili arkadaşların burada yardımına ihtiyacım var. Bazen içimden evin duvarlarına resimler çizmek geliyor, fakat şu anda oturduğumuz ev kiralık olduğundan, bunun uzun vadede başıma dert açacağının farkındayım. Bu yüzden kendi evimize taşındığımız zaman, en küçük odalardan birini duvar resimleri yapabileceğim bir yer olarak kullanmayı düşünüyorum.

Yemek yapmayı oldum olası severim. Şimdi kendimize birz da" sağlıklı" diyebileceğim aylık bir menü hazırlamakla meşgulüm. Yemek blogları arasında bir çok pratik yemek tarifi var. Göz atmanızda yarar var.

İnsanlar kendi kendilerini mutlu etmeyi becerebileceklerini fark etseler, mutluluğu aramak için yolculuğa çıkarak hayatın kenarından geçmezler. Şu içinde bulunduğum telaş duygusunu törpüleyip, sahip olduklarım ve başardıklarımla mutlu olmaya yeniden başlasam iyi olacak sanırım.

Avusturya


Kış sporları, romantizm, sanat ve tarihin içiçe olduğu bir Avrupa ülkesi. Sanatsal etkinlikleri ile kültür meşalesini yüzyıllardır bırakmayan Avusturya'nın dar sokaklarında yürürken, kulağınıza her an çalınabilecek akordiyon sesi ile hayal alemine sürüklenebilirsiniz. Adım başı içinize çekeceğiniz nostalji duygusu ile, ortaçağın izlerini hala görebileceğiniz binaların arasından, her an bir saray görevlisinin meydana çıkabileceğini zannedebilirsiniz. Ya da belki de bu saray görevlilerini, Schönbrunn Sarayı'nı ziyaretiniz sırasında da görebilirsiniz.
1200 odalık saray şu anda müze olarak kullanılmakta. Habsbursg hanedanına ait olan sarayın, sadece kırkbeş odası ziyarete açık olsa da, yaz akşamlarında sarayın tiyatrosunda bir çok konser düzenlenmekte.
Sanata ve edebiyata aşıksanız, Viyana size Alplerin beyaz ve ihtişamlı gölgelerinin eteğinde, tüm soğuğa rağmen bir bahar yaşatacaktır. Graz şehrindeki sanatsal etkinliklerin yanı sıra, bir çok sanat galerisi ile karşılaşabilirsiniz. Mozart'ın anavatanı olan Avusturya, 1995 den beri Avrupa Birliği üyesi.
Dağları, ormanları ve alabildiğince yeşil çayırları ile Avusturya bir doğa harikası. Orta Avrupa'nın en fazla ormana sahip olan ülkesidir. Çok ünlü bir ressamın elinden çıkmış, natürmond bir tabloyu anımsatıyor. İklimi sayesinde, dünyanın bir çok ülkesinden, bir çok kişinin kayak için akın ettiği ülkede, bir çok festival kutlanmakta.
Buram buram tarih kokan Avusturya'da bir çok tarihi eser ve sanat galerisi ziyaret edilmeyi bekliyor. 1894-1897 yılları arasında, ünlü mimar Otto Wagner tarafından inşa edilmiş olan Karlsplatz tren istasyonu,bir cafe olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Görülmeye değer mimarisi ve tadına doyulmaz Avusturya keki uzun süre hatıralarınız arasında yer alacaktır. Şinitzel'in anavatanı olan Avusturya'da, hemen hemen her resturantta bu harika yemeği tadabilirsiniz.
Dünyanın bir çok ülkesinden gelen sanatseverlerin, özellikle opera günleri için akın ettiği Viyana'da, opera binasını mutlaka görmelisiniz. 1365 yılında açılmış olan Viyana Üniversitesi Avrupa'nın saygın eğitim kurumları arasındadır. Eğitim seviyesinin oldukça yüksek olduğu ülkede, kilisenin eğitim ve öğretimdeki ağırlığı hissedilmektedir.
Kartner Strasse alışveriş için ideal bir yer. Ünlü besteci Mozart ile ilgili hemen hemen her tür hediyelik eşya, Avusturya 'da kullanımı bir gelenek olan cam şarap şişeleri ve tabii ki porselenler.

10.11.06

Atam'a mektup


Atam ;

Yıne bır On Kasım...
68 yıl gectı aradan
Devrımlerını, basardıklarını, onurlu olup vatanı korumayı ogretıyoruz cocuklara
Bır cok cocuk buyudu sensız
Bır cok cocuk emanetını sırtladı sensız
Bır cok cocuk hala korumakta
Vatan dedıgımız bır karıs topragın
Ugruna olunecek essız degerını
Canlarıyla kanlarıyla


Sen rahat uyu Atam

Atatürk'ün Yazdığı Tek Şiir

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?

M. K. Atatürk

9.11.06

Dua

Küçük çocuk, deniz kenarına oturmuş, gözlerini de ilerideki bir noktaya dilmişti.Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hali, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti.Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip: “Merhaba delikanlı!” dedi. “Bugündeniz çok harika değil mi?” Küçük çocuk başını çevirmeden; “Ama rüzgarlı,” dedi. “Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.” Adam, çocuğun yanına oturup: “Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!.” dedi. “Ama şimdi adım bile atamıyorum.” Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla: “Ümidini hiçbir zaman kaybetme!.” dedi.”Bence dua etsen çok iyi olur.” Çocuk, büyük bir sevinçle: “Dua etsem topum geri gelir mi?” diye sordu. “Denize düştüğü yeri bilir mi?” “Allah isterse eğer, ona öğretir!” dedi ihtiyar. “Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.” Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra,her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah’tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgarın aniden yön değiştirmesiydi.Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük... Akşamüstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu.Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.sonunda onu bulup: “İnşallah iyi geçmiştir!.” dedi. “Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.” Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip: “Zaten ancak o kadarcık tutmuştum.” dedi. “Denizde ‘av’ diye bir şey kalmadı.””Dua etmeyi denediniz mi?” diye atladı çocuk. “Ümidinizi sakın kaybetmeyin!” balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de “rasgele” derlerdi.Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken: “Dua ha!” diye mırıldandı. “O zaman tutar mıyım?” “Tutamasanız bile,duaların sevabı size yeter.” dedi küçük çocuk. “Bunu yeni öğrendim.” Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak: “Ben de yeni öğrendim!” diye gülümsedi “üstelik de küçük bir öğretmenden...” Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp: “Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!”dedi.“Bunu biraz önce denizden buldum!” Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya... Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da... Topu ise işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp: “Bir daha benden izinsiz gitmek yok!” dedi. “Ya dua etmeseydim ne olurdu?...”

Parke bakımı

Evi parke ile doseli olanlar temizliginin zorlugunu bilir .Yıllarca güzel kalacak lamine parke döşemesi için bakım önerileri
· Lamine parke doğal ahşap malzemedir. Döşendiği ortamda sıcaklığın 15 - 24°C derece arasında, ortam nem oranının ise %40 - %60 arasında olması uygundur.
· Doğal bir malzeme olduğu için, çivili topuklu ayakkabı ile basılmaması önerilir.
· Mobilyalarınızın parke ile temas eden ayaklarının keçe ile kaplanması çizilmeye karşı yerinde bir önlemdir.
· Temizlik için süpürmek ve doğal temizleyici ürünler kullanmak yeterlidir.
· Doğal olmayan deterjan ve metal parçacıklı temizlik bezleri kullanılmamalıdır.
· Tabii ki direkt olarak su ile temas etmemesine dikkat edilmelidir.

Aşkın Kuralsız Savaşı


Bazıları sevmeyi bilmez. Ne coşkuyla, hoyrat sevdalar yaratabilirler ne de bir kadifeye dokunuş yumuşaklığında dinginlik yaratabilirler ruhlarda. Karanlıkta kaybolup sürekli arayış içinde olan kayıp ruhlardır onlar. Kadın ve erkek olmanın kimlik savaşını veriyor olmaktan dolayı, unuturlar yüreklerinin derinliklerini. Hep saklanacak köşeler bulurlar. Kayıp ruhlardır aslında onlar. Kuralsız savaşıp, ihanet etmeyecekleri, hain olmayacakları tek savaş meydanında hep haini oynarlar. Oysa aşk denen sanat, ince dantellerin yüreklerde dokunup, bedenlerin ruhlara örtü olduğu iki kişilik sevdadır.
Sözcüklerin anlamsız kalmasıdır aşk. Yüreklerimizde gizli kalmış, saklanmış dolu dizgin, kabına sığmayan duyguları günışığına çıkarabilmektir. Karşılık beklemeden... Rekabete girmeden.... Kimliksiz, mekansız, zamansız aşık olabilmektedir hüner. Kız Kulesi’nin yalnızlığında, karnaval neşeleri yaşatabilmektir. Aynasız güzelliklerin, karanlıktan aydınlığa çıkarılmasıdır.
Vivaldi’nin dört mevsiminde, yedi rengi ruhunda taşıyabilmektir aşk. Sevdanın, özlemin, adanmışlığın, yarattığı titreşimleri bedeninin her hücresinde hissederek, depremlerde kaybolabilmektir aşk.
Aşk yeri geldiğinde çekip gidebilmek, yeri geldiğinde yalvarabilmektir. Sevginin onurunu ayaklar altında çiğnetmemektir aşk.
Sorgularla, arayışlarla kalıplara girmez aşk. Bir martının kanadında özgürdür. Zamansız ve yersizdir gelişleri. Hep hoş karşılanmak ve gözetilmek ister. Unutulmak ona göre değildir. Bir kere unuttunuz mu, hemen kaçar gider. Film gibi, masal gibi, rüya gibi yaşanmak ister. Bulutsuz bir gecede kuzey yıldızı gibi hep tek olmak ve hep parlamak ister. Yüreğini ışığına açabilenlerin yanı başına konar küçük bir serçe gibi. Sonra kartal olur, şahin olur. Tarafsız olmadan sevebilenlerin can dostu olur. Her sabahı yeniden doğmuş gibi hissettiren ve her geceyi yalnızlıkla verilen savaşta galip bitiren aşktır.
Kendisine aşık olanları hep hüsran bekler. Aşka aşık olmak, onu içine sığdırabilecek beden bulamayanların kabusu olur. Son perdede yalnızlığın, tek kişilik oyunu olur. Oysa aşk, yalnızlığı iki kişilik oynayabilenlerin galasidir hep. Üstelik seyircisi tüm gezegen olan, kapalı gişe sürüp giden ve hep mutlu sonla biten bir oyundur.

Ebru Verity

Tuzlu Yas Pasta

Uçsuz bucaksız başak tarlasında hızlıca koşarken küçük kız, dedesi yakalamakta güçlük çekiyordu küçük ceylanını. Hasat zamanı neşesine kavuşan başak tarlası ,tarla oldu olalı böyle neşe görmemişti nerdeyse. Bastonuna zar zor dayanarak adeta koşar gibi yapan ak sakallı dede seslendi; - Sana yetişemiyorum düşeceksin, başına birşey gelecek, bekle beni! - Bana birşey olmaz, tanrı çocukları korur, sen hep öyle diyorsun ya. - Ama tanrıyı da fazla zorlamamak lazım. Kız koştukça yaratttığı rüzgarla sallanan başakların hışırtısı dünyanın en güzel melodisi olmuş, ilerde akan derenin şırıltısı ile adeta senfoni oluşturuyordu.Yorulup da şöyle bir yere attığında kendini kız, ilerden kendisine zar zor yetişen dedesini görüp bir kahkaha attı ve ekledi; - Dede! Eski toprak ne demek? - Hımmm! Güzel soru kızım, şöyle bir oturayım, bugün yine güzel soruların olacak demek ki bana... Eski toprak... Koca bir yalan kızım. Bizim gibi miyadı dolmuş adamların kendini iyi hissetmesi için uydurulmuş bir yalan, Yaşlı adam cebinden çıkardığı mendili ile terini siliyordu. Nefes nefese kalmıştı. - Dede! Peki aşk ne demek? - Nerden çıktı, nerden duydun bakayım sen bunu? - Geçen gün babamın kütüphanesinden aldığım kitapdan okudum, dede anlatsana aşk ne demek? - Yalan kızım, yalan diyeceğim ama sana yalanlarla örülü bir dünya tanıtmak istemiyorum. Anlatmaya çalışayım o halde. Şu karıncaya bak, sırtındaki yükü görüyor musun? Ağırlığının kaç misli değil mi? - Evet çok ağır olsa gerek. - İşte buna çalışma aşkı denir kızım. - Ama okuduğum kitapda böyle değildi dede?Aşk ne demek dede? - O zaman şöyle diyelim, büyükannenin hastalığını hatırlıyor musun? Doktor ona bir ay yaşayacaksın, yatağından kalkma dediğinde doktoru dinlemiş miydi? - Hayır, her sabah kalkıp tarlaya gitti. - İşte buna mesela yaşama aşkı denir küçük kızım. - Hayır dede! Saklama, kitapda böyle demiyordu. Dede! Aşk ne demek? Anlat! Doğruyu anlat! - Peki, gerçeklerden kaçış yok demek ha! O zaman yine büyükannenin hastalığını hatırla. Geceleri nasıl sanrılar geçirdiğini, ağrıları dindiğinde nasıl yaşama sevinci duyup çocuklar gibi sevindiğini, ilacını aldıktan sonra huzurla senin saçlarını okşadığını, sana masallar anlattığını hatırlıyor musun? Sonra ağrıları başladığında nasıl da agresifleştiğini, etrafı döküp yıktığını hatırla... - Hiç unutur muyum ? - İşte aşk da böyle birşey. - Anlamadım, Şimdi aşkın içinde hem acı, hem nefret hem de mutluluk mu var? Ama nasıl? Tuzlu yaş pasta gibi mi yani , diyip bir kahkaha attı. - Evet hepsi var güzel kızım, dünyada başka bir duygu daha yok böyle zıt duyguları barındıran, senin de birgün başına gelecek, sen de anlayacaksın. - Peki büyükannem neden öldü dede?Aşık mıydı yani? diyip arsız arsız güldü. - Aşkın ömrü kısa güzel çiçeğim, büyükannenin de hastalığı tıpkı aşk gibi kısa sürdü,aldı onu aramızdan, cennete götürdü. - O zaman aşık olmak istemiyorum ben, tuzlu yaş pasta yemek istemiyorum ben dede, diye bağırırken kız başak tarlasında, uzaklarda bir yerlerde gazeteler aşk uğruna işlenen cinayetlerden, törelerden, infazlardan ve suçlardan bahsediyordu. Böylesine güzel bir duygunun neden olduğu olaylar silsilesi şairlere, yazarlara ilham oluyor kitaplar ve hatta destanlar yazılıyordu... ... Aradan geçen uzun yıllardan sonra ağrıyan dizlerinin üzerinde zorlukla duran kadın güneş gözlüklerinin altından akan gözyaşlarını kazağının kolu ile silerken yirmi yıldır her daim eklemlerinde hissettiği o sızılar bir demir yumruk olmuş beynine beynine vuruyordu. Gitmenin vakti gelmişti, dedesinin aylık mezar ziyaretini yaptıktan sonra manava sonra markete gitmeli alışverişini yapıp yemekleri hazırlamalıydı çelimsiz kadın. Zorlukla kalktı ayağa. Onsekiz yaşında tutulduğu aşk hastalığını paylaştığı kaba, kıymet bilmez, küfürbaz kocasının vücudunun her noktasına isabet eden darbelerine göğüs gererken ışıldayan gözlerinde el sallayan dedesini görecekti başak tarlasında....Her akşam olduğu gibi bu akşamda.

Serpil Köse

8.11.06

BALIN FAYDALARI

*Mideye kuvvet verir, midedeki fazlalıkları dışarı atar. Sindirimi kolaylaştırır, sindirim organlarının düzenli çalışmasını sağlar. Hazmı gerektirmediği için kolayca kana geçer, baldaki şeker emilimi en kolay olan şekerdir.
*Kabızlık vakalarında sıcak bal, ishalde ise soğuk bal şerbeti çok faydalıdır. Bal şerbeti karın ağrısını dindirir.
*Kansızlığı ve zaafı giderir. Hastalıktan yeni kalkmışlara kuvvet verir.
*Şerbeti içilirse damarları açar, kalp adalesine faaliyet ve zindelik verir, kalp hastalıklarına faydalıdır, diğer şekerlerin aksine, oksijen ile reaksiyona girdiğinde tam bir yanma meydana geldiği için kanda daha az atık madde bırakır.
*Romatizmal hastalıklarda haricen kullanmak hastayı kısa sürede iyileştirir, romatizmalı yeri arıya sokturmakta faydalıdır, hafif ateşte ısıtılmış bal mumu ağrıyan bölgeye bağlanırsa iki üç saat sonra ağrı ve iltihabın geçtiği görülür.
*Alerjik vakalarda, özellikle bahar alerjisine yakalanan kişiler hangi koku ve tozun kendilerinde alerji yaptığını bilir veya bulursa o çiçek balını ya da bal şerbetini yerlerse giderir.
*Bal ısıtılıp buharı buruna çekildiğinde, hastanın ağrı ve sızısı birkaç dakika sonra dinmeye başlar.
*Özellikle Deli Bal (Kestane-Kekik balı) yüksek tansiyonu düşürücü etkiye sahiptir. 1günde 1 şeker kaşığından fazla yenmemesi gerekir. Fazla yenirse tansiyonu fazla düşürür, çarpar.
*İhtiva ettiği A, B, C ve diğer vitaminler ve minerallerle insana zindelik verir. Zekanın açılmasında; Bal, ceviz, fıstık yenmesi iyi gelir.*İştahı açar. 1 su bardağı ılık suya 1 tatlı kaşığı süzme bal ve kahve kaşığı çörek otu konup karıştırılır günde 1 kere içilir.
*Diğer tatlı ve meyvelerin zıddı bal dişleri ve diş etlerini temizleyip parlatan bir macundur. Dişleri ve dişetlerini mikroplardan korur, ağızdaki yaraları tedavi eder. Şeker veya meyve yense ağız fırçalanmasa dişte feaftün (koku) olup diş çürür. Bal ise diş temizliğinde de kullanılmıştır.

7.11.06

Sizi bilmem ama ...


Okumak bana oldum olasi buyuk mutluluk vermistir. Sadece kitap, dergi değil internette de okumayı çok seviyorum
Şu anda elimden düşürmeden okuduğum bir kitap var. Hepinize tavsiye ederim.

Karındeşek Jack'ın yuz yıldan fazladır surup gıden gızemını Patrıcıa Cornwell tum bılımsel kanıtlarıyla onumuze serıyor.

Karındesen Jack'ın gızemının nasıl son buldugunu bılmek ısteyeceksınız

BASARI ve ZENGİNLİK

Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yasli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular."Hayir", dedi,kadin. "Disarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin disari çikti ve yasli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.Kadin: "Neden?" dedi. Yasli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Basari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi esinle konus ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden basariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu. "O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgı kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir saskinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yasli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Basariyi davet etmis olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, basari ve zenginlik de vardir. Bu hikayeyi sevdiginiz herkesle paylasarak, siz de Sevgiyi davet edin. "

SAĞLIK-HIPERTANSIYON


Hipertansiyonun belirtileri nedir?
• Hipertansiyon, genellikle ciddi yakınmalara yol açmayabileceğinden yıllarca farkedilmeyebilir. Genellikle doktora başvurma şikayetleri;
• Baş ağrısı
• Ense ağrısı
• Başta sıcaklık hissi ve zonklama
• Yüzde kızarma, ateş basması
• Göğüste basınç hissi
• Derin nefes alma ihtiyacı
• Çarpıntı hissi
• Göğüs ağrısı
• Kulakta uğultu
• Konsantrasyon bozukluğu.
Tuz tüketiminin azaltılması:
• Tuzu kesmeniz veya azaltmanız, potansiyel tuz içeren gıdalardan (turşu, soda, hazır çorbalar, cipsler, füme etler, ketçap, vs.) uzak durmanız gerekmektedir.
• Günde maksimum 2 gr. tuz alımı idealdir.
Egzersiz ve yürüyüş:
• Hipertansiyon kontrol altına alındıktan sonra aktif olmaktan kaçınmamalı ve düzenli olarak yürüyüş yapılmalıdır.
• Düzenli yürüyüş yapmak hem kilo vermenize yardımcı olur, hem de kalp-damar sisteminizin güçlenmesine ve kalbi besleyen yedek damarların açılmasına yardımcı olur.
Stresle başa çıkma:
• Evinizde ve işinizde stres yapan değiştirilebilir nedenleri değiştiriniz.
• Stres azaltıcı çeşitli teknikler (yoga, meditasyon, vs...) faydalı olabilir.

6.11.06

IBIZA

İbiza - devam

İbiza - II.Bölüm
Akşam çökerken.....
İbiza limanının karşısında; barlar, resturantlar, inci bir gerdanlık gibi yanyana dizilmişler. Masalar sokaklarda, insanlar sokaklara taşmış. Geceleri neredeyse kimse iç mekanlarda yemek yemiyor. Masaların üzerlerinde yanan mumlar, yıldızların yeryüzüne inmiş hali gibi. İnsanlar sokaklarda, scooter ya da bisiklet kiralamış, dolaşmaya devam ediyorlar. Çoğunda bir telaş var . Sanki çılgın partilere yelken açmak için, San Antonio’nun yolunu tutmak için sabırsızlanıyor gibiler. Çevrenizi bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji sarıyor. Paella yemeden ve Sangria içmeden ülkesine dönen kimse yok gibi. Harika bir içecek. Şarap, portakal suyu, portakal ve limon dilimlerinin yanı sıra, brendy eklenerek yapılan bir içki. Mideyi rahatsız etmiyor. Fakat içen herkesi çok mutlu ettiği söyleniyor.
San Antonio, Ibıza’nın üçüncü büyük şehri. Ayrıca dünyadaki elektronik müziğin, en ünlü dj’lerin, çılgın partilerin başkenti. Bir çok club sabahın erken saatlerinde kapılarını müşterileri için açıyorlar. İçkilerin su gibi içildiği, gençliğin sokaklarda dahi hiç durmadan dans etmesi alışıla gelmiş bir görüntü. Club girişlerinde yaş kontrolü yok. Club’ların kapılarında, içeriye daha çok müşteri sokabilmek için yapılan çeşitli promosyonlara rastlamanız mümkün .Dünya gençliğinin akın ettiği bu küçük şehir yaz mevsiminde oldukça kalabalık. Ibıza Space, Cafe Del Már, Mambo sadece Ibıza’nın değil, dünyanın en ünlü clubları arasındalar.

IBIZA- I.bolum

İbiza
I.BÖLÜM
Tatil için hep bir kaçış planlanır. Gözlerimizi kapattığımızda, çoğu zaman; güneş, kum ve deniz imparatorluğu sınırları içinde bir ülke hayal ederiz. Bu imparatorluktaki ülkenin belli bir adresi olmasa da, nedense hep uzaklardadır.İşte size bu imparatorluğun, hayalleri süsleyen adasının adresi.
Büyüleyici doğal güzellikleri ve dünya üzerinde, cennetle kıyaslanabilecek ender yerlerden biri olan İbiza, dünya jet sosyetesinin vazgeçilemeyenleri arasındaki yerini koruyor. James Brown, Naomi Campbell, Paris Hilton ve bir çok ünlü daha İbiza’nin müdavimleri arasında.Yüzyıllar boyunca; Fenike, Bizans, Yunan ve Müslüman kültürlerine ev sahipliği yazmış olan, 572 km² yayılmış olan bu küçük ada, geçmişinin geleceğe taşıdığı bir kültür mozaiğine sahip.
Tatil için gelip, daha sonra, kendi deyimleri ile İbiza’ya aşık olup, yerleşik hayata geçen çok sayıda, İngiliz, Alman ve Fransız vatandaşı var. Bir çoğu kendi ülkelerinde emekli olduktan sonra adaya yerleşmişler. Daha genç olanlar ise, turizm cenneti olan bu adada, turizm sektörünün çeşitli alanlarında çalışıyorlar. Akdenizli olmanın dayanılmaz çekim gücüne kapılmışlar ve İbiza’da olmaktan dolayı çok mutlular
On sekiz kilometre uzunluğundaki sahil şeridinde, bir çok plaj bulunuyor. Bunların bir çoğu, 2004 yılında Avrupa Çevre Eğitim Vakfı ( FEE ) tarafından mavi bayrakla ödüllendirilmiş. Ayaklarımın altındaki beyaz kum, denizin suyu ile sarmalanırken, eşimin elini tutup ufka bakmak, güneşin damlalarının içime akmasına sebep oluyor. Güney Avrupa’nın en iyi ve en temiz plajlarına sahip olan İbiza’da, güney sahilleri daha tenha iken, kuzey sahilleri cıvıl cıvıl. Gençlik kokuyor. Dünya gençliğinin gözbebeği haline gelmiş olan İbiza’da, kendinizi yaşlı hissetmenize olanak yok. Kış mevsiminde, ki bu İbiza’da turist yoğunluğu bakımından düşük sezon olarak kabul ediliyor, daha sakin ve dinlenmek amacı ile tatil yapmak istiyorsanız, aileniz ve çocuklarınız ile gidebileceğiniz ideal bir tatil beldesi. Sıcaklığın yirmi derecenin altına, ender zamanlarda düşmesi, güneşin sürekli parlaması anlamına geliyor. Ibiza’da düşük sezonda nüfus 85.000 iken, yaz sezonunda canlanıyor ve kabına sığmayan gençliğin en gözde mekanı haline geliyor. Nüfus ise 300.000 olarak telaffuz ediliyor. Kalabalıktan hoşlanmıyor ve dinlenmek istiyorsanız, İbiza’ya kış sezonunda gitmenizi tavsiye ediyoruz.

Nefti Yalnizlik


Kah uzanip elini tutsam
Kah uzanip yüreğine aksam
Gözlerinin yeşilinde
Nefti bir yalnızlığa sarılsam
Yine de vazgeçerim
Aşk titrekliğininSırılsıklam sevdasından

Ebru Verity

5.11.06

PİRAMİDLER



Piramidler, Eski Mısır'ın kralları olan Firavunların hayattayken kendileri için yaptırdıkları mezarlardır. Nil Vadisinde yükselen bu dev anıtların 4000 yıldan daha fazla bir tarihi vardır.
Günümüzde, Mısır'da bilinen toplam Piramid sayısı 110 kadar olsa da, bunların çoğu tanınmaz haldedir. Mısırlıların, piramidleri inşa ederken tonlarca ağırlıktaki taşların, işçiler tarafından nasıl taşındığı ve metrelerce yükseğe nasıl yerleştirildiği bugün dahi çözülememiş sırlardan biri oalrak, gizemini sürdürmektedir.
Bugün bizler, Eski Mısırlılar'ın günlük yaşayışlarını, tarihlerinden çok daha iyi bilmekteyiz. Bu da Eski Mısır mezarlarının baştanbaşa, firavunların ve halkın günlük hayatını yansıtan heykeller ve resimlerle süslü olmasından ötürüdür.
Piramidleri oluşturan taşların her birinin ağırlığı bir ile otuz ton arasında değişmektedir. Giza Piramidinin inşası sırasında her üç ayda bir 100.000 kadar esir toplanarak, inşaatı otuz yılda tamamlanmıştır.
Mısır piramidleri dünya haritası düz olarak baz alındığı zaman, dünyanın tam merkezinde bulunmaktadır. Piramidler dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır'daki Keops Piramidi dir. Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır. Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramidleri bulunmaktadır.
PİRAMİDLERLE İLGİLİ
*Büyük Piramidle dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey Kutbu’yla arasındaki uzaklığa eşittir ve Kuzey Kutbu ile dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
*Piramidlerin açıları Nil’in delta yöresini iki eşit yarıya böler.
*Gize’nin üç piramidi aralarında bir Pitagor üçgeni oluşturacak biçimde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine orantısı 3:4:5’tir.
*Piramidin tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,1416 sayısı elde edilir.
Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.
Bu üç piramid tam bir teknik ustalık ve mühendislik yeteneği başyapıtıdır. Yerleştirilişi, yapının dev boyutları, kullanılan kireçtaşından yapılan blokların boyut ve ağırlıkları şaşırtıcıdır. Bu piramidler Dünyanın Yedi Harikası içinde günümüzde sağlam kalan tek yapıdır.

115


Sana önceden yazdığım dizeler yalan söylüyordu;
Seni bundan daha çok sevemem diyenler hani;
Ama o zamanlar aklım bir türlü almıyordu,

İçimdeki alevin daha da parlak yanabileceğini.
Oysa zaman, kralların fermanını bile değiştirir,

Yeminler arasına girer, milyonlarca oyunuyla,
Kutsal güzelliği karartır, sivri niyetleri köreltir;
Nice dik başları değişimin çarkına uydurur sonunda;
Heyhat! Ben de zaman denen zorbanın korkusuyla,
'En çok şimdi seviyorum seni,' diyemez miyim;
Aşkımdan kuşku duymadığım, en emin olduğumda,
Geleceği unutup, o güne taç giydiremez miyim.
Aşk bir bebek olduğuna göre,
hayır, bunu diyemem,
Büyümesini sürdüren şeyi,
büyümüş gibi göremem..



William Shakespeare

Eğitim denen yara


Eğitim kangren haline gelmeden, bu denli genç bir nüfusa sahip olmanın büyük bir şans olduğunu fark etmeliyiz diye düşünüyorum.
Bugün ülkemizde hala okul yüzü görmemiş çocuklarımız var. Yürek burkuyor. Çünkü okumak, eğitim almak onların en doğal hakkı. Bunun bir yarış veya kazanılması gereken bir savaş haline gelmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımızı, geleceğimizi bu kadar kolay ziyan etmemeliyiz.
Çevremizdeki herkesi birer eğitim gönüllüsü haline gelmeye bizler de teşvik edebiliriz. Oturduğumuz mahallede, kitap, kalem, defter toplayıp ilgili kuruluşlara katıkıda bulunup, bunları muhtaç olan çocuklarımıza ulaştırabiliriz. Bu yardımların çığ gibi büyüyeceğinden eminim.
Eğitim gönüllülerine destek olalım. Yeter ki kardelenlerin boynu bükük kalmasın.
Yardımlarınız ıcın : Eğitim Gönüllüleri Vakfı
www.tegv.org

Tutku


Herkese merhaba ,

Yazmak eğer tutku ise, paylaşmak sevişmek olmalı.
Bu sitede çoğunlukla, yüreğe kiriş, beyne teğet konulardan bahsedeceğiz. Tabii tersi de olabilir. Kim bilir :)
Yakında görüşmek üzere
Desdemona