11.2.07

YENI SAYFA ADRESIM

http://www.demenza1.blogcu.com

Yeni sitemde yola devam ediyorum
BENIMLE YOLA ÇIKMAYA NE DERSİNİZ?

8.2.07

Gereksiz bilgilerin ilgincligi

Gereksiz bilgiler olarak internette surekli bir seylerle karsilasip duruum.Ne kadar gereksiz olsalarda okumasi her zaman ilginc gelmistir. Ne de olsa bilgi bilgidir. Iste bunlardan bazilari

Tüm zamanların en büyük ve başarılı opera bestecisi olarak tanınan Giusseppe Verdi, Milano Konservatuarı'nın giriş sınavında başarılı olamamış ve müzik eğitimi almamıştır.

X ışınlarıyla yapılan araştırmalara göre Mona Lisa tablosunda, görünen Mona Lisa figürünün dışında 3 farklı Mona Lisa görüntüsü daha vardır.

1898 yılında Morgan Robertson, Futility adlı kitabı yazdı. Kitap, yapılan en büyük geminin, soğuk bir Nisan akşamında Atlantik okyanusunda bir buzula çarparak batmasını anlatan bir romandı. Titanik bu kitaptan 14 yıl sonra, 1912 yılında batmıştır.

Park''larda görülen atlı heykellerin ön iki ayağı havada ise heykeldeki kişi, bir savaşta ölmüştür. Eğer yalnızca bir ayağı havada ise, savaşta yaralanmış demektir. Eğer dört ayak da yerdeyse, normal nedenlerle ölmüştür.

Pablo Picasso, parasızlık çektiği gençlik günlerinde, kendi resimlerini yakarak ısınırdı.

Kitap okuma oranı en yüksek ülke İzlanda’dır.

Filozof Immanuel Kant, hayatı boyunca yaşadığı kasabadan hiç ayrılmadan felsefe yapmıştır.

"Tom Sawyer" bir daktilo kullanılarak yazılan ilk romandır.

İlk müzik CDsi; 1984 yılında Amerika’da piyasaya çıkan Bruce Springsteen’in “Born in the USA” adlı albümüdür.

Mary Shelly unutulmaz eseri Frankenstein’ı yazdığında 19 yaşındaydı.

Moby Dick adlı efsanevi klasik kitap, yazarı Herman Melville’in sağlığında sadece 50 kopya satılmıştır.

Dünyada en çok kullanılan enstrüman armonikadır.

5.2.07

Buzda dans

Buzda dans programını ılk defa dun aksam ızleme fırsatı buldum. Ardından sabahın ucune kadar ınternette gazete arsıvlerınden yorumları roportajları okudum. Cok merak ettım de ondan mı okudum HAYIR. Okudum cunku gerek jurı de olsun, gerek yarısmacılar arasında olsun ve de sunucular arasında olsun ( dıkkatınızı cekerım arasında dıyorum yanı hepsını olaya katmamaya ıtına ederek) kendı alanlarında saygı duydugum, gozumde bır yerlerde olan ınsanlar vardı. Boyle bır programın parcası olmalarında, hataya mı dustuklerını yoksa hasbel kader orada olmayı kabul ederek sonradan ne yaptıklarının farkına varıp varmadıklarını merak ederek, sanırım sımdıye kadar yazılmıs olan tum yazıları okudum.
Programın formatının pek profesyonel olduguna dair inancım yok. Onca yabancı misafire ingilizce çeviri yapacak olan bir Allah'ın kulu yok. Gamze hanımın kem kum lerı ile ceviriler yapılıyor o da sadece yapabildiği oranda. Bu denli koklu bir kurulusun bunu atlaması hos olmamıs. Ingılızce bılmemek tabıı kı ayıp degıl ama bılıyorum dıyerek yanlıs ve eksık cevırı yapmak ayıp. Dunya sampıyonu kalkmıs gelmıs Tarkan sarkısında oryantal yapmıs bız ona kendı dılınde duzgun bır cevırı yapmayı cok gormusuz. Esprıler yapılıyor, ıltıfatlar edılıyor, zavallım bos gozlerle ve gulumseyen bır yuzle etrafına bakıyor. Ayrıca yarısanlar ıcın de buyuk bır eksıklık. En azından jurının ne soyledıgını bılmelerı gerektıgıne ınanan ben ne zamankı jurı ve yarısmacılar arasındakı sevıyesız tartısmalara sahıt oldum AMAN DEDIM CEVIRMEN OLMAYISI ISABET OLMUS. Adamlara rengımızı ıkı dakıkada bellı edecektık. Fatih Aksoy akıllı adam, basına geleceklerı tahmın etmıs olmalı dıye dusundum.
Programın formatından cıkarak talk show olayına donusmesı cok acı. Cunku buz patenı maalesef ulkemızde aclıgı cekılen bır spor dalı. Ve bızler tartısması bol bir magazin programı izler hissine kapıldık.
Sevgılı Tan Sagturk'un, Asena nın, canımın ıcı Huysuz Vırgın ın, Yoncımık ın, Ugurkan Erez ın tartısmalarını da ızledık ama cocuklarımıza ızlettırdıgımız ıcın pısmanlık duymadık. Duruslarında bir elitlik, tartısmalarında bir seviye vardı. En azından dans icin tartısıyorlardı. Senin sacın onun poposu diyerek degil.
Rating derdine dusulmesı bu isin tabii ki kuralı. Yani programın yapımcısının bu sıkıntı ile bir program formatı yaratması ve sadece bunun derdinde olması son derece anlasılabilir bir sey. Fakat katılımcıların, gerk juride olsun gerek ise yarısmacılar arasında olsunlar unuttukları cok onemlı bır sey var bence. Bu program bır kac hafta sonra bıttıgı zaman sanırım herkesın rengı bellı olmus olarak yeniden halkın önünde olacaklar. İste o zaman ne olacak ben onu bekliyorum.

Gerı kalan olaylar arasında unuttuklarım ya da unutulmaya mahkumlar cok. O yuzden ne bılgısayar ne de televızyon ekranımın onlar tarafından ısgalıne ızın vermeyecegım

Sızlere bır tavsıye sız de benım gıbı yapın. Dans gosterılerını ızleyın. Kısıler agzını actı mı ZAPLAYIN
Gereksiz kisilerin ekranınızı isgal etmesine izin vermeyin

Bu arada KUCUK SILA Allah Yolunu acık etsın kızım. Umarım maddı yetersızlık veya ılgısızlıkten basarı ıle yaptıgın bu sporu yarıda bırakmak zorunda kalmazsın ve en kısa sure ıcersınde devlet destegı alırsın.

DEMENZA

4.2.07

Basbasa Yemek

Baş başa yemeğin tarihi…


Kadın-erkek kadar eski


Yüz yıllar sonra, yeme içme tarihçileri günümüzü incelediklerinde, baş başa yenen romantik yemeklerden, bu arada ‘Sevgililer Günü’ yemeklerinden mutlaka söz edeceklerdir.


F. F. Özipek


Restoranlarda, mum ışığındaki romantik buluşmalar, 20. Yüzyıl’ın başından itibaren görülmeye başlansa da, erkek ile kadın arasındaki baş başa yemeklerin geçmişi, Adem ile Havva’nın elma hikâyesi ile başlar.
Sümer tanrılarından en akıllı ve beceriklisi olan Enki ile Tanrıça İnanna’nın baş başa yemekleri de en eski hikâyelerden biridir.
Başarılı yönetiminin sırlarını ele geçirmek amacıyla kendisini ziyarete gelen İnanna’nın baş döndürücü güzelliğinden etkilenen Enki, onun için bir şölen düzenler:
“Kutsal sofrada, Tanrısal sofrada / Hoş geldin dedi Tanrı İnanna’ya” diye başlayan hikâyenin Sümer tabletlerinden okuyabildiğimiz devamı şöyledir:
“Ve tapınağında onunla baş başa / Lıkır lıkır bira ve şarap içti Enki / Maşrapalar dolusu içki içtiler / Yarışırcasına tokuştura tokuştura / Gök ve Yer onuruna / Yavaş yavaş ve tadına vara vara şalupalar kadar derin maşrapalarda!”
İlk örnek, eski Mezopotamya âdetlerini yansıtan küçük bir kabartmada karşımıza çıkıyor. M.Ö. 3000 yılına ait olan bu kabartma, oturmuş durumdaki bir erkek ve kadını boru ile aynı küpten içki çekerken gösteriyor.
Bir kral ve kraliçenin hasat festivali sırasında tapınakta birlikte bira içmelerini simgeleyen bu kabartma, Sümerlerin ‘Kin.sig’, Akadların ‘Naptanu’ adını verdikleri akşam yemeğini gösteriyor.
Yemeği şölene dönüştüren içki ise, şarabın en eski dönemlerden beri çok tanındığı bu coğrafyanın şaraptan önce gelen ‘ulusal’ içkisi olan ‘bira’...
Bira, alt taraflarında tortuları süzmeye yarayan eleği olan borularla doğrudan küpten çekilerek içiliyordu. Ve genellikle tek başına değil, ortaklaşa...
Mutfak kültürleriyle ilgili ayrıntılı ve zengin bilgileri yazılı tabletlerle günümüze kadar ulaştıran Sümerler, içkili şölenler sırasında şarkılar da söylüyorlardı: “Hayatlarımız mutlu, kalbimiz neşe dolu, kendimi harika hissederken, kendimi harika hissederken.”
Tarih boyu, insanlar bir arada yemek yemeğe çok önem vermişlerdir. Bu sadece iyi yemek yeme, keyiflenme, zevk alma ya da dinlenme amaçlı bir birliktelik değildir. Sofralar önemli kararların alındığı yerlerdir aynı zamanda. Hükümdarlar için, kendi seçtikleri ile aynı sofra etrafında toplanmak, yemeği ve içkiyi paylaşmak, aynı vücutta birleşmek anlamına geliyordu.
Böylece efendinin iktidarı altında birleşmenin önemi, herkesin gözleri önüne seriliyordu.
Bu şölenlerin en zengini, Asur kralı Assurnasirpal’in M.Ö. 870’lere doğru, başkentin Kalhu’ya taşınması nedeniyle verdiği şölendir. Musul’un 25 km güneyine denk gelen Kalhu’daki büyük şölene “altmış dokuz bin beş yüz yetmiş dört kişinin” katıldığını öğreniyoruz.
Ortak yemeklerin siyasî sonuçlarının yanı sıra, sosyal sonucu da “bütünleşme”yi vurguluyor.
Evliliklerin düğün yemekleriyle kutlanması, iki yabancı ailenin bütünleşmesi anlamını taşıyor. Evlat edinme âdetleri arasında da çeşitli toplumlarda birlikte yemek yeniyor.
Topraklarına çok önem veren Mezopotamyalılar, arazilerini birine satmak zorunda kaldıklarında, onunla birlikte yemek yiyorlar. Toprağı satın alanın böylece, aileden biri haline geldiği düşünülüyor.
İster büyük bir şölende, ister mum ışığında hoş bir restoranda olsun, aynı yemekten tatmak, birlikte içmek, insanların paylaşarak bütünleşmeyi en fazla hissettikleri deneyimleri olarak günümüze kadar uzanıyor.


Kaynak POPULER TARIH


Yoneticilere Catisma rehberi

Yöneticilere Çatışma Yönetimi

Günümüzde iş ilanlarına baktığımızda uzun birer gereklilikler listesi karşımıza çıkmaktadır. Deneyimden iletişim becerilerine, analitik düşünceden çözüm odaklılığa kadar birçok yeti firmalar tarafından istenmektedir. Kuşkusuz bunların başında da takım çalışmasına yatkınlık ve uyumluluk gelmektedir. Fakat ekip olmanın verdiği güçle adımlarını atmak isteyen firmaların sık sık karşılaşabileceği bir durum bulunmaktadır; “çatışma”.

*Çatışma, iki ya da daha fazla insanın ya da grubun aynı anda aynı yeri ya da kaynağı kullanmaya teşebbüs etmesi sonucu ihtiyaçların, çıkarların veya isteklerin birbirleriyle çelişmesi ile ortaya çıkan anlaşmazlık, savaş, duygusal gerilim veya çarpışma olarak tanımlanmaktadır.
* www.rcbadoor.com/insankaynaklari.htm

İnsanın sosyal bir varlık olduğu gerçeği onu diğer insanlarla bir arada bulunmaya itmektedir. Farklı bakış açılarına bir de kısıtlı kaynaklar gibi yan nedenler de eklenince çatışmaların varlığı kaçınılmaz olmaktadır. “Çatışma” her ne kadar kulağa olumsuz bir durummuş gibi gelse de iyi yöneticilerin elinde verimliliği artıran bir kaynak haline dönüşebilmektedir.

Nasıl yönetilmeli?

Çatışmayı yönetmek adına yöneticilerin kullanılabilecekleri teknikler şöyle sıralanabilir:

1 Kaçınma
Bu teknikte yönetici çatışma yokmuş gibi davranır, görmemezlikten gelir. Kesinlikle taraf olmaz. Karşıt grupların sorunlarını kendi kendilerine çözmelerini bekler. Direkt olarak hiçbir müdahalede bulunmaz. Burada yöneticinin beklediği; çatışmanın taraflarca daha etkin olarak çözülebilme ihtimalidir. Fakat burada önemli bir sorun ortaya çıkabilir; önemli konuların askıya alınması ya da ihmal edilmesi çatışmanın yok olmasından çok zaman içinde büyümesine sebep olur.

Bir konunun önemsiz olması ve ya öncelik taşıyan başka bir konunun varlığı durumunda, yöneticinin işin işine girmesinin bir fayda sağlamayacağı durumlarda, taraflara sakinleşmeleri için fırsat vermenin sorunu çözebileceği durumlarda ve ya çatışmanın başkaları tarafından daha etkin çözülebileceği durumlarda, ani karar vermek vermenin zarar doğuracağı durumlarda bu yöntem yöneticiler tarafından kullanılabilir.

2. Problem çözme yaklaşımı
Problem çözme yaklaşımı, kaçınmanın aksine yöneticinin çatışmaya direkt müdahalesini gerektirir. Problemin üstüne açık olarak gidilir. Yönetici bu teknikte tarafları karşı karşıya getirir. Kendisi de katkıda bulunarak açık ve detaylı bir biçime sonunun tartışılmasını sağlar. Problem çözme yaklaşımı, özellikle iletişim sorunları nedeniyle doğan çatışmaların çözümünde etkin bir yöntemdir.

3. Yumuşatma
Yönetici bu teknikte taraflar arasındaki ortak ve uzlaşılabilir noktaları ön plana çıkarırken uzlaşmazlık konularını mümkün olduğunca önemsizmiş gibi gösterir. Böylece aralarında çok da fark olmadığını düşünen taraflar bir şekilde uzlaşmış olurlar.

4.Güç kullanma
Güç kullanma tekniğinde adından anlaşılacağı gibi son karar yöneticinindir. Bu, bir tarafın lehine veya aleyhine olabilir. Fakat genellikle her iki taraf tarafından da kabul edilir. Ancak bu yöntemin çok sık uygulanmaması gerekmektedir. Özgür iradelerini ifade edemeyen kişilerin oluşturduğu gruplar zamanla motivasyon düşüklüğü yaşarlar.
Yönetici bu görevi kendi yapmak istemiyorsa örgüt içinden veya örgüt dışından bir hakeme başvurabilir. Böylece bir üst otoritenin varlığıyla çatışma çözüme kavuşturulur.

5. Daha önemli amaçları belirleme
Özellikle kriz dönemlerinde uygulanan bu yaklaşımda teknik; çatışanlara kendi amaçlarından daha önemli ve ortak bir üst amacın varlığını benimsetmektir.

6. Taviz verme
Bu yöntemde taraflardan her ikisi de kendi savlarından biraz fedakârlık yaparak ortak bir paydada buluşurlar. Taraflar birer geri adım atarak gelecekteki ilişkilerinin de olumlu bir şekilde gelişebilmesine olanak sağlamış olurlar. Hangi tarafın ne ölçüde taviz vereceği ise tamamen tarafların inisiyatiflerine ve görece güçlerine bağlıdır.
Çatışma neden yönetilmeli?
Yöneticiler bu tekniklerden herhangi biriyle farklılıkları yönetmek durumundadırlar. Aksi takdirde güven ortamı zedeleneceğinden çalışanların kurumlarına olan bağlılıkları ve iş motivasyonları sekteye uğrar. Yönetilemeyen çatışmalar birçok soruna yol açarken, yönetilenler örgütte yeniliğin ve örgütsel gelişmenin tetikleyicisi de olabilirler.

Yöneticinin dikkat etmesi gereken hususlar bunlarla sınırlı değildir şüphesiz. İşbirliği ve çatışma yönetimi farklı kavramlardır. İşbirliğinde yararlar birleştirilirken çatışma yönetiminde ayrılır. Örgüt çıkarlarına hangisi uygunsa, yönetici o yöntemi uygulamalıdır.

Örgüt çalışanlara benimsetilmeli, özellikle personel yönetimiyle ilgili konularda adil ve dengeli davranılmalıdır.

Zarar doğurabilecek çatışmalar yönetici tarafından önceden sezilmeli ve ortaya çıkmadan engellenmelidir. Anket, şikâyet kutuları, danışma, mülakat gibi araçlar kullanılarak sürekli olarak çalışanların nabzı tutulmalıdır.

Kime nasıl yaklaşılmalı?

Kişilere her ne kadar adil davranmak gerekse de farklı karakterleri yönetmede farklı usuller kullanılmalıdır.

Agresif, katı, kötümser çalışanlar genellikle uyarmadan saldırıya geçerler. Bu kişilere karşı yönetici daima soğukkanlı davranmalı ve onları sürekli meşgul edecek görevler vermelidir.

Her şeyi olması gerektiği gibi yapan çalışanları yönetmek ise diğerlerine nazaran kolaydır. Bu çalışanlar çalışkan oldukları kadar hataya da açıktırlar. Kendilerinden istenilenler sürekli hatırlatılmalı ve iş süreci takip edilmelidir.

Daha “içten pazarlıklı” çalışanlar genellikle düşündükleri ve söyledikleri farklı olan karakterlerdir. Ofis ortamında dedikodu kaynağı ve potansiyel sabotajcı olarak tanınırlar. Bu kişiler, görüşlerini açık olarak ifade etmeye zorlanmalıdır. Agresif çalışanlarla çalıştırılmaları bu konuda etkili bir yöntem olabilir.

Her işe atılan, çokbilmiş olarak tabir edilebilecek grup, çaktırmadan dedikodu yapar ve çok çalışır görünür. Bu tür çalışanları yönetmek için onlara zor görevler verilmeli ve sürekli takip sağlanmalıdır.

Alıngan, muhtemelen daha önceleri ezilmiş olduğu için herkese şüphe içinde yaklaşan, yardım etmekten pek hoşlanmayan kişileri yönetmek için yönetici sorumluluk vermeli ve onların uzmanlık alanına saygı duyduğunu göstererek yardım istemelidir.

İşe yeni başlamamış, çekingen, korkan ve içe kapanık kişilere karşı ise izlenmesi gereken yol onları pohpohlamak tan geçer. Güven verilmeli ve övülmelidirler.

Çok ve düşünmeden konuşan, her işe karışan çalışanlar ise potansiyel sabotajcıların kurbanı gibidir. Gündemden kopmamaları sürekli takip edilen işlerle sağlanmalı, bazı gafları görmemezlikten gelinmelidir. Zaman yönetimi özellikle bu grup çalışanlar için kriter olarak belirlenmeli verilen işi zamanın da yapmadıkları takdirde mutlaka uyarılmalıdırlar.

Diğerlerine nazaran daha yavaş hareket eden çalışanların dikkatleri açık tutulmalıdır. Ani sorular sorularak zorlanmalı ve gündemden uzaklaşmamaları sağlanmalıdır.

Çağdaş yönetim anlayışıyla birlikte iş hayatına giren çatışma yönetimi, daha önceleri sürekli engellenmeye çalışılan anlaşmazlıkları, iş hayatının lehine bir kaynak haline dönüştürmektedir. Başarılı yöneticiler, çalışanlarını çok iyi tanıdıkları ve kime nasıl yaklaşılması gerektiğini bildiği sürece çatışmaları yönetmek kolay ve bir o kadar etkili olacaktır.

Referanslar:


KAYNAK www.insankaynaklari.com


27.1.07

HAC



"Kente dün geldim. El Cebrero yakınlarındaki Pedrafita'dan Compostela'ya giden otobüsü yakaladım. Otobüs iki kent arasındaki 150 kilometreyi dört saatte aldı; bu da bana Petrus'la yaptığım yolculuğu hatırlattı. Bazen aynı mesafeyi iki haftada yürüdüğümüz olmuştu. Biraz sonra San Tiago'nun mezarına gidip Meryem Anamızın deniz kabukları üstüne işlemiş suretine bırakacağım. Sonra da en kısa zamanda Brezilya'ya giden bir uçağa atlayacağım, yapacağım o kadar çok iş var ki. Başımdan geçen her şeyi anlatacağım bir kitap yazmayı düşünüyorum. Ama hemen değil.. Paulo Coelho 1986'da bir hac yolculuğuna çıktı: Piraneler'den Santiago de Compostela'ya uzanan 700 kilometrelik ortaçağ yolunu yürüdü. Hac, yazarın, hacıların Santiago Katedrali'ne varmak için bin yıldır yürüdükleri bu yolda yaşadığı heyecan dolu serüvenlerin öyküsü. Yalnızca Simyacı romanının yolunu açan ilk önemli romanı olduğu için değil, yazarın felsefesindeki insan sevgisini eksiksizce dile getirdiği için de Hac'ın Coelho'nun yapıtları arasında onsuz edilemez bir yeri var. Hac, sıradışının sıradan insanlarının yolu üstünde olduğunu anlatan büyüleyici bir roman.

Tetigi Cekilmemis Asklar


Tetiği çekilmemiş aşkların
Soğuk gölgeleri içimizde
Son bahar
Yine
Hüzne gebe

Tetiği çekilmemiş aşkların
Su yangınları
Kurşun yüklü
Yüreklerin sessizliğinde

Tetiği çekilmemiş aşkların
Esmer gecelerinde
Gül küskün bülbüle
Biz olamadan sevişmenin
Sonsuzluk esaretinde

Bir yarım sonedir
Tetiği çekilmemiş aşkların
Gece ile valsi
Son kullanım tarihi geçmiş
Konserve kutular içinde

Ebru Verity

16.1.07

Kehanetler

Asagidaki kehanetleri okuyunca benim kadar korkacaginizi tahmin ediyorum :))
Radyonun gelecegi yok" Lord Kevin - Iskoçyali fizik alimi

"Artik yeni hiçbir sey yok. Icat edilebilecek hersey icat edildi." Charles H. Duell - Amerikan Patent Dairesi Baskani- 1899

"Denizaltilarin savasta ne ise yarayabilecegini anlayamadim. En fazlasindan mürettebatin bogularak,ölmesine sebep olabilir." H. G. Wells - yazar 1901

"Atlar her zaman kullanilacaktir. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir." Henry Ford'un kredi talebi üzerine otomotiv sektörünün gelecegi konusunda ekspertiz veren bir banka müdürü-1903

"Uçaklar hos oyuncaklar. Ama askeri bir degerleri yok." Maresal Ferdinand Foch, I.Dünya Savasi'nda Fransiz Ordulari Baskomutani- 1911

"Artistlerin konusmalarini kim duymak ister ki?" Harry M. Warner, Film endüstrisi yöneticisi. O siralarda yeni icat edilen sesli film hakkinda -1927

"Televizyon en geç alti ay içinde piyasadan silinecektir. Insanlar her aksam böyle bir kutuya bakip basinda oturmak isteyip te ne yapacaklar. Canlari çok sikilir" Daryik F. Zanuck - Twenty Century Fox'un baskani- 1944

Kaynak bilinmiyor mail ile gonderilmis

Sensiz Kalmak



Amacım sensiz kalmak
Önce balkona çıktım
Çok aydınlık bir intihar vakti
Çöpçüler gördü beni
İzin vermediler intihara
Çevreyi kirletirmişim sonra
Akşamı bekledim

Balkona çıktım
Zifiri karanlık bir intihar vakti
Bekçiler gördü beni
İzin vermediler intihara
Vukuat olurmuş sonra
Sabahı bekledim

Balkona çıktım
Turuncu bir intihar vakti
Kırlangıçlar gördü beni
İzin vermediler intihara
Uzatıp gagalarındaki zeytin dalını bana
Barışmam için hayatla

Ebru Verity

Enigma nedir?


Kriptografi tarihinde Enigma, gizli mesajların şifrelenmesi ve tekrar çözülmesi amacı ile kullanılan bir şifre makinesiydi.Daha açık bir ifade ile Rotor makineleri ailesi ile ilişkili bir Elektro-Mekanik aygıttı ve birçok değişik türü vardı.

Enigma makinesi, ticari olarak 1920′li yılların başında kullanılmaya başlandı.Bir çok ülkede Ordu ve Devlet kurumları için özel modeller üretildi.Bunların en ünlüleri ikinci dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında Nazi Almanyasında kullanılan modellerdi.Alman ordu modeli olan Wehrmacht Enigma, en çok konuşulan modeldi.

Bu makine kötü bir üne sahip oldu çünkü Müttefik şifreciler ( Polonya şifre bürosu,İngiltere - Bletchley Park vb.) tarafından geniş mesajları çözümlendi.Şifre çözücülerin Müttefiklerin savaşı kazanmalarına büyük yardımları olmuştu.Bazı tarihçiler,Alman Enigma kod sisteminin deşifre olması sayesinde Avrupada savaşın bir yıl daha önce bittiğini ileri sürmektedirler.

Enigma şifresinin bazı zayıf yanları olmakla birlikte,aslında diğer faktörler olan operatör hataları, prosedür açıkları ve nadir olarak ele geçen kod kitapları sayesinde çözümlenebildi.

İkinci dünya savaşında Bletchley Park - İngilterede üslenen Amerikalı ve İngiliz şifre çözücüler, o zamanın en yetenekli ve en değerli bilim adamı,matematikçi ve mühendis lerinden oluşmaktaydı.Bunlardan bazıları, daha sonra Bilgisayar biliminin kurucularından sayılacak Alan Matthison Turing ve dünyanın ilk dijital ve programlanabilir bilgisayarı olan Colossus’ u yapan Thomas Harold Flowers dır.Birçok Colossus bilgisayarı, ikinci dünya savaşı sırasında Alman Lorenz SZ40/42 şifre sisteminin çözülmesi işleminde olasılık hesaplayıcı olarak kullanılmıştır.

İkinci dünya savaşı ve stratejik planların aktarılmasında kullanılan şifre sistemleri ve bunların çözülmesinde kullanılan algoritmalar, buluşlar, şifre çözücü makineler bir anlamda bilgisayar biliminin doğmasına neden olmuştur diyebiliriz.

Kaynak:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Enigma_makinesi

1. Dünya savaşında Almanların çözmemesi için bir Amerikan Telefon ve Telgraf şirketinden bir çalışan olan Gilbert Vernam tarafından hazırlanan “bir kerelik bloknot” yöntemi, savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin mesaj güvenliğini sağlamıştır. Bu sistemde şifrelenecek metin ASCII kodundaki karakterlere dönüştürülür ve bir kez şifreyi çözmede kullanılacak gizli anahtar, mesajı okuyan kişi tarafından imha edilirdi. Böylece tek seferlik mesajlaşmalar güvenli bir iletişimi oluştururdu.

2. Dünya savaşında ise filmlere konu olan Enigma makinesi Almanların en güvendiği şifreleme tekniğiydi, ta ki; Ruslara esir düşen bir Alman savaş gemisinde ele geçirilen Enigma makinesinin İngilizlere şifre kırıcılar tarafından çözülmesi, savaşın kaderini değiştirmiştir. Almanların tüm haberleşmesini dinleyen İngilizler, bu bilgi ile uzun süre Almanların ne yapacaklarını erkenden öğrenip ona göre taktik hazırlama şansına sahip olmuşlardır.

Enigma makinesi temel olarak; klavyesinden girilen karakterlerin makine içerisinde birbiri ile değişik şekillerde algoritma oluşturacak şekillerde yazıları kodlayan üç adet diskten oluşmaktaydı. Enigma’daki diskler Almanlar tarafından önce 5’e ve daha sonra da 8’e çıkarılmıştır. Ancak büün bu tedbirler İngilizlerin ilk bilgisayarların atalarından olan, IBM bilgisayar sistemi ile kodları çözmesini engelleyemedi.

Enigma’nın şifresinin çözülmesi ile bilgisayarları yakınlaştıran bu süreç, sonraki zamanlarda bilgisayarların şifreleme işlemlerinde daha çok kullanılması ve günümüzde de vazgeçilmez bir parçası olma durumunu getirmiştir.

Kaynak Turkıye Bılım Sıtesı

Dun ızledıgım fılm


Film 2000 yapımı yeni sayılmaz . Gerçek bir hikayeye dayalı öyküsü, çekimler ve 10 tane adamla çevrilmiş, hemen hemen sadece iki mekan kullanılmış olmasına rağmen, gerilim ve heyecanın had safhada olduğu ender filmlerden. Mutlaka izleyin. Konusu ile ilgili çok fazla detay vererek hevesinizi kursağınızda bırakmak istemiyorum. Kısaca değinmem gerekirse; II Dunya savası sırasında muttefiklerin, Enigma'yı Almanlardan nasıl ele geçirdiklerini ve savaşın seyrinin nasıl değiştiğinin başlangıç noktalarından birini anlatan son derece sürükleyici bir film. Tarih severlerin çok seveceğini garanti ederim. Aksiyon sevenler ise ekran karşısından ayrılamayacaklar.

Musallat oldugum sayfalar

Internet icat oldugundan beri okumak icin zevkinize gore bir seyler bulmakta kesinlikle zorluk cekmiyoruz. Hele bir de diz ustu bilgisayariniz varsa evin her kosesinde surekli bir seyler okumaniz mumkun. Ben bazen isi daha da ileri goturup diz ustu bilgisayarimi mutfak tezgahinin uzerine koyup; hem yemek yapiyor hem de okumaya devam ediyorum. Bilincli ve iyi okuyucu olmanin altin kuralinin her okuduguna inanma bilincini bir kenara birakmadan tabii. Lafi uzatmadan sizlerle okumaktan zevk aldigim sayfalardan olusan renkli bir yelpazeyi paylasmak istiyorum. Buyrun efendim. Eminim sizin de hosunuza gidecek bir kose bulacaksiniz.

Gezi notlari : Harika bir gezi sayfasi. Blog sahibinin gittigi ulkeler ile ilgili notlar aldigi; tarih, cografya, kultur, gurme .... Yazarin anlatimi harika. Okudukca birakamiyorsunuz. Bu vesile ile kendisini tebrik ediyorum.
Okumak için tıklayın

Elişi - Örgü : Eğer benim gibi acemi iseniz ama inatla örgü örmekten vazgeçmiyorsanız, harika bir site tavsiye edeceğim size. Örgü ustası.....Örgü ile ilgili her şeyi bu sitede bulacağınızı garanti ederim. Blog sahibi Ayşe hanım harika biri. Örgü ile ilgili yapamadığım bir şeyi kendisine email olarak sordum, ertesi gün cevap geldi. Bilginin paylaştıkça değerleneceğinin bilincine varmış bir hanım.
Okumak için

Ben dantelden anlamam ama ilgilenener için bu da tavsiye edebileceğim bir site. Dantelevi
Okumak için tıklayın

Özel günlerde arkadaşlarınıza e-card göndermeyi seviyorsanız bu siteyi mutlaka görmelisiniz. All for love ( Okumak için tıklayın )

Sorabileceğiniz her tülü sorunun cevabını bulabileceğiniz harika bir forum sayfası. Ücretsiz üyelik Kadınlar Kulübü ( Okumak için)

Bu konu ile ilgili yazmaya devam edeceğim

14.1.07

Örgü örerken


Bazen mutlluktan ucacak gıbı oluyorum
Kısa surede ınsan neler yaratıyor
Ben acemı orguculerdenım ama ılerletmeye calısıyorum Bu ornegı ınternette gezerken buldum
Nasıl yapabılecegım ıle ılgılı ıpucu verebılen bırı olursa lutfen bana yazın
Sımdıden tesekkurler

12.1.07

Sokrates kimdir

Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofistir. Atina'da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes'in yazdıklarından tanımaktayız.

Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. "Kendini bil!" ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; "Biz kimiz?" bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlâk kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.

6.1.07

MEVZU

bir seni yazabilsem,

bir kendimi,

zaten manasız kalırdı kagıtlar

ifadesiz kalırdı haller

ya harfler

bir araya gelip

kelime olmayı beceremezdi

mevzu sen ve ben olunca

Bulend OZOGLU

1.1.07

Ole Espanol

Yeni yil geldi geliyor derken geldi bile. Sevdiklerimizle kucaklastiktan sonra gozum saate takildi. 2007 nin ilk bes dakikasini harcamistik bile. Sinir bozucu idi. Ama artik ah vah cekip kosede oturmaya paydos. Ertelemeler yok.
Yeni yilin birinci gununde Ispanyolca ogrenmeye basladim. Internette bir suru yardimci site var.Kelimelerin telaffuzu bizimkilere cok yakin. Ingilizce de oldugu gibi a harfini e gibi okumak, ya da agzimizi burnumuzu ne sekle sokacagimizi sasirarak, telaffuz savasina girmiyor insan. Ne demisler bir dil bir insan.
Haziran ayinda annemlerin yanina Ibiza ya gidecegiz. Bu gidisimizde artik Ispanyolca konusmak istiyorum. Ingilizce konusmamaya calisacagim. Esim bu yeni merakimi gulumseyerek karsiladi. Kisa sure sonra da destek olmaya basladi. Aksamlari beraber 10-15 dakika kadar kelime bilgisi uzerine calisacagiz.
Bence siz de bu sene yeni bir dil ogrenmeye baslayin. Ne zaman ihtiyac duyacaginiz hic belli olmaz

29.12.06

Uzun bir aradan sonra

yeniden MERHABA
Yeni yila girmemize çok az bir süre kaldı. Herkes gibi ben de, yeniden yine yeni planlar yapmaya koyldum. Hani şu yeni yılın sadece ilk bir kaç günü uygulamada kalıp sonra rafa kaldırılacak olanlar var ya, o planlardan bahsediyorum. 2007 ile ilgili çok garip bir his var içimde.

Kilo verecekmişim.......
Sigarayı bırakacakmışım.............
Daha çok spor yapacakmışım.......................
Arkadaslarımı daha sık arayacak onları ıhmal etmeyecekmısım................

OLDU GÖZLERİM DOLDU!!!

23.12.06

Sevgilim ben simdi


Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
'Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz'.
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
O gülün yüzü gülmüyor sensiz
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bu günlerde
Gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye
Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen - derbeder ve pis
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz
Halılar tozlu
Giysilerim gardropda ve şurda burda
Memo'nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyalardan çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi

CEMAL SÜREYA

17.12.06

Yaşasın Aşk




Kadınlar ne ister?


Çok spekülatif bir soru evet... Bu soruyu "sorgulayan" filmler, şarkılar o kadar çok ki.. Hatta hepimiz hatırlarız, Einstein kara tahtanın başında uzadıkça uzayan bir problem üzerinde çalışmaktadır; başının hemen üzerindeki baloncukta da "kadınlar ne ister?" yazmaktadır... Kadınlar ve erkekler... Aşk.. İlişkiler... Çok basit bir şey iyice karmaşıklaştırılmadan asla anlaşılmaz.. -ve tabii tersi de doğru.. bazen..- Bu benim, kendimle ilgili çözümlediğim ilk bilgidir..
Sanırım aşkla ilgili ani ayışımda, bu karmaşanın etkisi çok büyük. İlk kez çocukken izlediğim, ne olduğunu tam olarak anlayamadığım hatta bir süre korktuğum ve tabii ki en sonunda unuttuğum King Kong'u, bugün yirmialtı yaşımda üstelik biricik eşimin elini tutarak izlerken aklımdan o kadar çok şey hızla geçti ki...Bu yazı bir film önerisi değil, kendi halinde bir iç geçiriş.. Kara, çirkin dev adam büyüdükçe büyüyor sevdiği kadın "avuçlarındayken" ve güzelleşiyor, gurup ışıyor gözlerinde, küçülüyor, ufacık kalıyor parmak uçlarında kadının...Onun için değil, onu korumak için savaşıyor... O da onu sevsin diye değil, sadece O, onu seviyor diye...
Öylece işte.. Öylesine... Kendiliğinden..
Bir gün kadın terkeder King Kong'u.. Tuzağa düşer dev, çirkin, güçlü adam.. Kadın avuçlarından gittikten sonra.. Son bir kez bakınca gözlerine.. Yığılır, avlanır, küçük düşürülür.. Medetsiz kalır adam.. Terkedilmişlik.. Aldatılmışlık.. Aşk asla tamamen yok olmayan bir başka ruh içimizde.. Onun öldüğünü düşünürüz oysa sadece uyuyordur.. Sonra bir kadın görür.. Ona kendi kadınını anımsatır.. Uyanır işte aşk.. Zincirlerinden sıyrılır adam.. Çirkinliğine, başkalığına, yabancılığına ve yabanıllığına aldırmadan kendini sevindiren kadına bir kez daha bakabilmek. ister.. Onu arar..
Sevilmek, güzeldir... Sevmek daha güzeldir... Sevdiğin de seni seviyorsa, bu en güzelidir.. O zaman asla yenilmezsin.. Gerçekten sevilen bir adamındır güç... Devin omuzları daha bir dikelir, dev bir kez daha devleşir... Büyür, güzelleşir.. Kadın, güvenle tutunduğu parmakların arasından asla kayıp da düşmeyeceğini bilmek ister.. Savaşta, huzurda ve aşkta.. Korunmak.. Gözetilmek.. Şefkat... Uğrunda ölecek kadar değil sadece yaşatacak kadar sevilmek... Söylenmese de bilmek.. Evet... Kadınlar ne ister...
Her şeyi mi?
Hayır...
Sahici, gönülden ve tek başına... başlı başına... baştan başa.. Sevilmek ister..


Serda Kranda


Not: Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi, Nothing Hill , Cennetin Krallığı gibi en sevdiğim filmlerin arasına itinayla yerleştirdim King Kong'u.. Çok kere daha izleyebilirim...

16.12.06

Ayrılığı Şarap Gibi İçmişken



Neredeydin?

Hani ben ateşe düşmüşken.

Hani ben yapayanlız

Çocukluğuma küsmüşken

Neredeydin?

Hayatımın her virajında

Uçuruma uçmuşken

Neredeydin?

Adına kendimi mahkum etmişken

Dizlerinde ruhumu

Darağacında asmışken..

Neredeydin?

Ayrılığı kadehimde

Şarap gibi içmişken

Neredeydin?

Önce senden sonra benden geçmişken


ZEYNEP GÜNGÖR

Vaaz


Yarim kalan aska dair
Verdigin vaaz bitti mi
Bulanmis, karanlık suları
Dindirdi mi
Ayrılık çanlarını çalan elin
Vicdanına gidip
İhanetin kokuşmuş salgısını
Bedeninde eritmeye yetti mi

Ebru VERITY

13.12.06

Enerji Hırsızları


İnsanı yorgun düşüren 11 enerji düşmanı Cep telefonu, floresan ışık, küf gibi etkenler enerjimizden çalıyorlar.Bilim adamları, kronik yorgunluk ile tüm bu etkenler arasında şaşılacak bağlantılar olduğunu tespit ettiler.

1- Derin uykuda bizi rahatsız edenler :Gürültü stres yaratır ve stres tansiyonu yükseltir. Sonuçta sürekli halsiz ve uykulu oluruz. Bunun için size önerimiz, yatak odanızdan saat gibi ses çıkarabilecek tüm eşyaları kaldırmanız olacaktır.

2- Kahve ve çay: 6 fincandan sonrası zarar!Kafein uyarıcı etki yapar, yani beyne daha fazla enerji emri verir. Günde 3fincan kadar çay veya kahve içersek, bu canlandırıcı özellikten iyi şekildefaydalanırız. Fakat miktar ikiye katlanırsa, kafein ve tein, vücudumuzdakidemiri emer. Bu durumda beyin ve kalbe yeterli oranda oksijen gitmez.Sonuçta kendimizi çok yorgun hissederiz.

3- Karbonhidrat uyku hapı etkisi yaparTüm karbonhidratlar, aç karnına yenildiği zaman ağırlık yapar. Siz siz olun,aç karnına bu besinleri tüketmemeye özen gösterin.

4- Su eksilirse dikkatiniz de dağılır. Her gün yaklaşık 8 bardak su içmemiz gerekiyor, yoksa hissedilir bir biçimdeenerji boşluğuna düşeriz. En iyisi, her saat başı içine biraz limon suyu sıkılmış bir bardak su içmektir.

5- Cep telefonu hipnozdan beter 20 dakikadan uzun telefon görüşmelerinin uyku hipnozu gibi bir etki yaptığı ortaya çıktı. Dolayısıyla, uzun süreli ve sık olarak telefonla konuşmak bizi yorar.

6- Duş alacağımıza yatağa geri dönelim daha iyi. Suyun sıcaklığı vücut sıcaklığının çok üzerindeyse bünyemiz uyku getiren hormonları fazlasıyla salgılamaya başlar. Akşamları iyi uyumak için sıcakla, sabahları enerji depolamak için ılık suyla yıkanın!

7- Bazı besinlere karşı dayanıksız olabilirsiniz. Her şeyi doğru yaptığınız halde zinde değilseniz, "çölyak" hastası olabilirsiniz. Bu bünyenizin tahıl nişastalarını işleyememesi anlamına gelir. Baş ağrısı ve yorgunluktan şikayet eden bu kişilerin buğday, arpa gibi tahıllardan uzak durması gerekir.

8- Kola bünyeyi aside boğar. Az harekete bir de aşırı kola, çay ve et tüketimi eklenirse, bünyede aşırı asit meydana gelir. Sonuçta da dolaşım bozuklukları, migren, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi rahatsızlıklar yaşanır.

9- Gürültü de yorar. Uzun süreli gürültüye maruz kalan insanların enerjisi tükeniyor. Bağıra çağıra konuşan insanların arasında olmak bile insanı yormaya yetiyor.

10- Floresan ışığı kronik esnemeye neden olur. Floresan ışık, öğrenme ve konsantrasyon yetimizi yüzde 60 oranında düşürür.Gün içinde saatlerce bu ışığa maruz kalan birinin bağışıklık sisteminin zayıfladığı ispatlandı. Bu da kronik yorgunluğa neden olabilir.

11- Küften uzak durmalı. Bulunduğunuz ortam yeterince havalanmıyorsa küf oluşabilir. Bünye, küfe tıpkı mikroplarda olduğu gibi karşılık verir, bununla mücadele eder. Bu da açıklanamayan sürekli yorgunluğa neden olabilir.


BİR ÖNERİ; Zencefil ve karanfilli bir kek vücudunuzdaki mutluluk hormonlarının üretimini artırır, sizi canlandırır. Muskat da "myristicin" adı verilen bir madde içerir ki, bu madde doping ile çok büyük benzerlik taşır*


Kaynak : Seninle dergisi

Konserin ardından

Heycanlandık, zırladık, gururlandık...
Esros harika bir iş çıkardı. Minicik parmakları, siyah kuyruklu pianoyu çalarken, pek nahif gözükürken, o dimdik başı yukarıda parçayı hakkıyla çaldı.
Bizler, bir yandan deliler gibi kamera ile çekim yapıp fotoğraf çekerken, bir yandan da burnumuzu çekip duruyorduk.
Konser bitiminde, babası ile beraber ona bir buket çiçeğini verdiğimizde, gözleri parlıyordu.
Çıkışta, diğer velilerin ve öğretmenlerin tebriklerini kabul ederken, son derece kendinden emin ve havalı gözüküyordu. Kocaman aferin benim kızıma.
( Resmini yüklemeyi unutmadım merak etme. Kameradan bilgisayara aktarır aktarmaz, konser sonrası fotoğrafını buraya alacağım.)

8.12.06

Kutlamalar


Daha evvelki yazılarımın birinde kutlamalar ayına giriş yaptığımızı yazmıştım. 10 Aralık kızımızın piano konseri, 25 Aralık Christmas, 31 Aralık Yeni yıl, 13 Ocak biricik eşimin doğum günü derken, önümüzdeki bir kaç ay deliye her gün bayram havasında geçecek.

Sizi bilmem ama, biz yılbaşını evde geçirmeyi çok seviyoruz. Önce tatlı bir hazırlık telaşı, ardından hediyeleri vermek ve almak için sabırsızlıkla sayılan dakikalar, sonra çatlayana kadar yemek yemek. Bebişim saat onikiyi vurmadan yatmıyor. O yüzden o yatana kadar hanımefendinin emrine amade olmaktan büyük murluluk duyarak, her istediğini (her zaman olduğu gibi) yapıyoruz. Dünyanın en büyük zevklerinden biri çocuğunuzu şımartmak. Harika bir duygu. O yatar yatmaz, eşimle bir kaç film seyredip,( genellikle ilk film "Love Actually" oluyor. Çünkü en sevdiğimiz filmlerden biridir) kırmızı şarap içip biraz çakır keyf oluyoruz.

Ben için için bir sene daha yaşlandım diye hayıflanırken, o yüksek sesle önümüzdeki senede gerçekleştirmemizin iyi olacağını düşündüğü şeyleri sıralıyor. Listenin başında da ikinci bir bebek var.

Ne olursa olsun yeni bir yılı sevdiklerimizle beraber umutla karşılamak coşku verici.

Piano konseri

Kaç gündür bir şeyler karalayamadım. Çünkü kızımın 10 Aralık gunu sabah verecegı piano konseri telaşındayım. Elbisesi alındı, ayakkabıları alındı. Kuaförden randevu, babasının konser sonrası ona vereceği bir buket çiçek... Hepsi ayarlandı. Şimdi heyecanla beklemeye geçtik. 9 yaşında olmasına rağmen hayatını biz ona uyarılarda bulunmadan organize etmesi hem şaşırtıcı hem de ürkütücü. Ne kadar çabuk büyüdüklerini bir kez daha anlıyorsunuz.

Ben mi ne hissediyorum? Çok heyecanlıyım. Çok mutluyum çünkü kızımın istediği bir şeyi yapmasında yardımcı olabildik. Piano macerası benim isteğimle başlamadı. 4 yaşında iken keman çalmayı istemesi üzerine bir müzik öğretmenine danıştık. Bize piano çalmasının yaşı için daha uygun olacağını söyledi ve bu yolculuğa başladık. Benim için önemli olan ruhuna farklı renkler katabilmesi.

5 yaşına geldiğinde piano öğretmeni ile dialog sorunu yaşadığı için dersi bıraktı. Bir kaç ay evvel yeniden başladı. "Für Elise " i çalacak. Kısacası heyecan dorukta.

İnanın bana, görmeyi bilirseniz, çocuklar her an yeni mucizelerle karşınıza çıkıyorlar.

Seni çok seviyoruz Esra'm.

Başarıların veya başarısılıklarında hep yanında olacağız.

5.12.06

Melekler





Kusursuz anababaların 7 "melek" özelliği

1.Güç - Ortalama 15-20 yıl boyunca, birkaç insanın kendilerine bağımlı olmalarına dayanabilecek kadar güçlü olma, çocukları büyüyünceye kadar, onlara çok güçlü ve güvenilir oldukları izlenimini verebilmek için, kendi ruhsal ve bedensel sağlıklarına daima öncelik vermek. Bu nedenle de bu tür anababalar, enerjilerinin tümünü ve aşırıya kaçmayan ve bağımlılıktan uzak sevgilerini çocuklarına sonsuza dek verecek güce sahiptir.

2.Başarı - Bu tip insanlar yaşlandığında geçmişlerine bakarsanız, yaşamlarını ve potansiyellerini çok iyi değerlendiklerini anlarsınız. Her zaman başarılı olmuşlardır, çünkü hedefleri zor olmakla beraber; başarabilecekleri hedefler olmuştur. Başarılarından zevk alır, aldıkları maddi manevi her ödülü takdir ederler. Dolayısıyla, çocuklarının da başarılı olma konusunda motivasyonları yüksektir.

3.Duyarlılık-Duygularını ve gereksinimlerini henüz gerektiği gibi ifade edemeyen ailenin küçük bireylerinin bu durumuna karşı hazırlıklı olmak. Bu anababalar tek tek her bir çocuğun özelliğine göre insiyatif kullanabilir, çocuk yetiştirme konusundaki kuramlara ya da katı kurallara körü körüne bağlanmazlar. Kendi gereksinimleri konusunda da duyarlı davranırlar, kendilerine bağımlı olan aile bireylerine gereken sevgiyi ve şefkati gösterebilmek için, duygularını bir takım paravanların arkasına gizlemezler.

4.Sosyallik - Her türlü sosyal olaya ve tüm insanlara karşı çok ilgilidirler. Bu tür sosyal olayların, resmiyetten uzak e küçük çapta olmasına dikkat ederler. Dostluklara değer verirler, ilişkilerine daima zaman ayırırlar. Çevrelerinde rahat dostluklar kurabilen, hoş ve içten insanlar olarak tanınırlar. Eğlenmeye her zaman vakit ayırırlar. Kapıları çocuklarının arkadaşları da dahil olmak üzere herkese açıktır.

5.Beceri - Potansiyellerini geliştirmek isterler. Bilgiye ve/veya uygulamaya dayalı beceriler geliştirmişlerdir. Öğrenmeye isteklidirler ve daima daha bilgili, daha başarılı ve yeterli olmaya çalışırlar. Etkin bir biçimde iletişim kurmak, kendini iyi ifade edebilmek ve duygularını kontrol edebilmek gibi sosyal becerileri vardır.

6.Teşvik Etmek- Başkalarının da potansiyellerini kullanabilmeleri için, onlara cesaret verirler. Çocuklarını ilginç, belki de zor etkinliklere katılmaları için yüreklendirirler. Hem kendileri hem de çoukları için, kitaplar, müzik ve video kasetleri alırlar. Enerjilerinin tümü, kendilerine, başkalarına ve tüm dünyaya duydukları pozitif inançlarından kaynaklanır.

7.Duyu- Bir yandan hiç bir şeye körü körüne bağlanmayıp, sürekli ilerleme kaydederken, diğer yandan ayakları yere sağlam basar. Yaratıcı güçlerini çok iyi kullanırlar. Maddi durumlarının iyi olması için ellerinden geldiğince çalışırlar ve "kötü günler" için mutlaka bir kenara para ayırırlar.




Demenza

1.12.06

Dünya Aids Günü

Aids yalnızca kan, kan ürünleri, meni ve vajinal salgılar ile bulaşır. Hiv (Aids) vakalarının çoğu korunmasız cinsel ilişki sonucunda ortaya çıkmaktadır. Damardan uyuşturucu kullananlar da, virüs bulaşmış kan ihtiva eden enjektörleri paylaşarak virüsü bulaştırabilirler.
Kendimizi nasıl koruruz?
Korunmasız cinsel ilişkiye girmeyin -- her zaman sağlam bir prezervatif kullanın. Her türlü enjeksiyon için yeni bir enjektör kullanın ve asla enjektör paylaşmayın.


Yani sadece bu iki kurala uyarak aids den korunabilirsiniz.

Yepyeni bir aya başlarken


Aralık ayı geldi.

2006 nın son dakikalarına giriş yaptık.

Bazen evdeki digital saatin saniyesine gözüm takılır ve kendimi korkunç hissederim. İşte 10. saniye gitti geri gelmeyecek. Tüh 57. saniye de geçti, onu da yakalayamadım. Etti mi toplamda 1 dakika. Hayatımdan bir dakika geçti ve aptal aptal oturmuş digital saatteki saniyeleri yakalamaya çalışıyorum diyerek, yaptığımı garip bulur, bu dramatik sahneyi hemen oracıkta sona erdiririm.

Bunu çok sık yapmasam da, arada bir terapi yerine geçtiğini hissediyorum. Zamanın bize aldırmadan geçip gittiğine dair düşüncelerimi, soyutluktan çıkarıp, digital bir saatin saniyelerine bakarak daha somut bir hale getirebiliyorum.

Evet Aralık ayı geldi. Sizi bilmem ama biz ailece, bu aydan itibaren kutlamalarla geçecek bir altı aya geçiş yapıyoruz. Bu da maddiyatından çok, ruhen beni dalgalanmalara ve sıkıntılara sürükleyen hediye alma sıkıntısına sokacak anlamına geliyor. Yanlış anlaşılmasın. Hediye vermeyi, almaktan daha çok sevsem de, insan sevdiklerine ne alacağı konusunda üzüntü verici bir kararsızlığa ve yetersizlik duygusuna giriyor ya, işin tüm büyüsü ortadan kalkıyor. En azından hediyeyi alana kadar.

Sonra ben, bizzat kendim hediyeyi süslü püslü kağıtlarla paket yapıp, hediyenin verileceği günü sabırsızlıkla beklemeye koyuluyorum. Sanki biri, bana hediye verecekmiş gibi. Veee çoğu zaman, gerektiği şekilde sabırlı davranıp o günün gelmesini beklemektense, hediyeyi vermem gereken günden önce veriyorum. Sanırım, hediyeyi verdiğim zaman, karşımdaki kişinin yüzüne yayılacak olan tebessümü, gözlerine saçılacak olan o anlık ışığı yakalayabilmek için fazla sabırlı davranamıyorum. Eğer hediyeyi verdiğim kişi biricik kızım ise, hediyenin verilmesi gereken gün gelip çattığında, hediyesiz kalıp üzülmesin diye yeniden gidip bir hediye alıyorum. Ama bunu sadece kızım için yapıyorum.

Verdiğiniz hediye ne olursa olsun, işin sırrı karşınızdaki kişinin yüzüne sıcacık bir tebessümü yayabilmekte. Bir kağıda yazılmış olan sevgi dolu bir not bile bunu başarabiliyor.

30.11.06

Unutmamalı

Babalarımızın yetindiklerinin bizler için yeterli olmadığına, her gün daha çok inanıyorum.
Oscar Wilde

Bilgiye giden yol, cahil olduğumuzu bilmektir.
Lord David Cecil

Dinlenmeye hiç vakit bulamadığımız zaman, dinlenmenin zamanı gelmiştir.
Sydney Harris

Yaşam evde başlar
T.S Eliot

Altı dürüst askerim var
Bana her şeyi onlar öğrettiler
Adları mı?
Ne, neden, ne zaman, nasıl nerede ve kim
Rudyard Kipling

Herkes umut ettiği yerde ve kimliktedir
Donald Curtis

29.11.06

Kitap Listesi

2006 yılında okuduğum kitapların bir listesi.


  1. Bir katilin anatomisi - Patricia Cornwell

  2. Noel'de ölüm - Nora Roberts

  3. Ölümsüz ölüm - Nora Roberts

  4. Kraliçe Nur, Kader atlayışı - Kraliçe Nur otobiyografi

  5. Unutulmayan Soyleşiler - Emin Çölaşan

  6. Ferrarisini Satan Bilge - Robin S.Sharma

Kitaplardan kısa notlar


(Bir katilin anatomisi - Patricia Cornwell )Karındeşen Jack'in cinayetlerinin, ölümünden 100 yıl sonra, günümüzün teknolojisi ile nasıl çözüldüğünü ve katilin kim olduğuna dair sır perdesini ortadan kaldıran kitap. Patricia Cornwell'i bizler cinayet romanları yazarı olarak tanısak da, asıl mesleği adli tıp uzmanlığıdır. Bu yüzden kitabın dili ve anlatımı inanılmaz güzel. İnceleme/ Araştırma


(Noel'de ölüm - Nora Roberts ) Kitabın konusunun günümüzden elli yıl sonrasında geçmesi, karakterlerin günlük hayatları hakkında değişik renkler bulacağınız bir kitap. Anlatımı sade ve oldukça sürükleyici. Cinayet/ Polisiye


(Ölümsüz ölüm - Nora Roberts) Konusu farklı da olsa, yazarın Noel'de Ölüm kitabındaki karakterler bu kitapda da var. Cinayet/ Polisiye


(Unutulmayan Söyleşiler -Emin Çölaşan) Emin Çölaşan'ın 1984-1989 yılları arasında,Milliyet ve Hürriyet gazetesinde yaptığı söyleşilerden birkaçı var. Zeki Müren, Aziz Nesin, Erol Simavi,İhsan Sabri Çağlayangil gibi isimler dikkat çekici.


2006 sona ererken


Dikkat ederseniz, her sene sonunda "Bu sene çok çabuk geçti" diye hayıflanıp dururuz. Oysa bir sene hala 12 aydan ibaret. Yani süresinde bir kısalma yok. Acaba bizim bu duyguya kapılmamızın sebebi, hayatımızda gerçekten istediklerimizi yapmaktan çok, sadece yapmak zorunda olduklarımıza odaklanmış olmamız mı?

Hiçbirimiz en mutlu, en heyecanlı, bize en çok zevk veren anlarımızı ya da günlerimizi asla unutmayız. Örneğin geçtiğimiz yaz başında, çocuklarınızın okulu tatile girer girmez, yoğunluğunuz sebebi ile sürekli erteleyip durduğunuz tatile çıkmış olsaydınız bunu da 2006 nın güzel anları arasına katmış olacaktınız. Ya da terfi almaya çalışıp dururken, Bizans oyunları ile vakit kaybetmektense, kişisel gelişim konularına eğilip iş arkadaşlarınıza fark atsaydınız, bu da eminim 2006 nın en önemli olayları arasına girecekti.

Ya da eşiniz ile solmuş olan romantik dakikalarınızı canlandırmak adına, küçük mutluluk senaryoları yaratıp bunlara hayata geçirseydiniz, bir kişi değil iki kişi birden mutlu olmuş olacaktı. Hatta belki de üçüncü bir kişinin daha aileye katılmasına, kendinizden emin bir şekilde karar vermiş olacaktınız. Almak istediğiniz arabayı bir türlü alamadığınız için hayıflanmaktansa, onu almaktan vazgeçip, psikolojik baskısını omuzlarınızdan atmış olsaydınız eminim bu da ruhunuzda bir hafiflik yaratacaktı. Tüm bunların saçma sapan, uç örnekler olduğunu iddia etmektense, acaba benim hayatımda da bunlarla paralellik gösteren anlar var mı diye düşünseydiniz, şimdiye kadar çoktan daha mutlu ve hayatınızda daha etkin bir rol alabileceğiniz bir 2007 planı, hazırlamaya başlamış olacaktınız.

2006 gerçekten çabuk mu geçti, yoksa boş mu geçti ?

Siz ne dersiniz?

28.11.06

Ömrü Kadın


Kayıp aşklar ülkesinde
Genç bir adam
Nefti gözlerini dikmiş geceye
Sinsice
Gülümseyişi ile uzanır
Bir kadının vahşi yüreğine
Uysallaşır kadın birden
Hasrettir dingin sevişlere
Ömür olur, aşk olur, hayal olur
Adamın kollarında
Uzanırken ölümsüzlüğe


Ebru VERITY

Dost


Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa;

Eş dost başlamış kusur bulmaya:

Kimi içini beğenmemiş:

Kızmayın ama demiş;

Şanınıza layık değil odaları.

Kimi cephesine çatmış:

Karşıdan görünüş berbatmış.

Hepsine göre de çok darmış bu ev.

Kim sığarmış bu kulübeye?

Koca Filozof: Ah, demiş, keşke bu evin alabileceği kadar

Gerçek dostum olsa !

Sokrates'in sözü yerinde.

Bir ev dolusu gerçek dost nerede?

Sözde herkes dost, ama gel de inan.

Dosttan bol şey de yok dünyada,

Dosttan az şey de.


La Fontaine

27.11.06

Yunan Mıtolojisi Tanrıları - 1

Aphrodite

Aphrodite, aşkın, cinsel isteklerin ve güzelliğin tanrıçasıdır. Doğal yeteneklerinin yanında, herkesin kendini arzulamasını sağlayan büyülü bir kuşağı vardır. Doğumu hakkında iki söylenti vardır. İlki onun Zeus ve Dione un kızı olduğunu anlatır. İkincisi, Cronos hadım edildiğinde denize atılmış olan organından damlayan kanlardan doğduğunu ve kocaman bir midye içinde
Kıbrıs'ta karaya çıktığından bahseder. Hephaestus'un karısıdır.
Ağacı mersin hayvanları güvercin, kuğu ve serçedir.

Apollo

Apollo, Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşidir. Altın bir lir çalar; müziğin tanrısıdır. Gümüş bir yayı en uzağa o atabilir; okların tanrısıdır. Tıbbı insanlara o öğretmiştir; iyileştirici tanrıdır. Asla yalan söylemez; ışığın ve gerçeğin tanrısıdır. Apollo her sabah, 4 atlı arabasını
gökyüzünü başından sonuna dolaşır ve güneş doğar. Delphi'de bir nasihatçı olrak tanınır.
Yunanistanin dört bir yanından insanlar ondan nasihat almak için Delphi'ye gelirler.
Kutsal ağacı defne, hayvanları yunus ve kargadır.

26.11.06

Yıldız yanığı


İstanbul kar telaşında

Hadi gel Çok üşüdüm...

Papatya çayım

Aşk adına giriştiğim

Meydan savaşım


Geceye soyundum..

Her yanım yıldız yanığı


Bilirsin

Çok masumdum

Beni şeytan kandırdı.

ZEYNEP GÜNGÖR

25.11.06

Aşkın Kuralsız Savaşı


Bazıları sevmeyi bilmez. Ne coşkuyla, hoyrat sevdalar yaratabilirler ne de bir kadifeye dokunuş yumuşaklığında dinginlik yaratabilirler ruhlarda. Karanlıkta kaybolmuş, sürekli arayış içinde olan kayıp ruhlardır onlar. Kadın ve erkek olmanın kimlik savaşını veriyor olmaktan dolayı, unuturlar yüreklerinin derinliklerini. Hep saklanacak köşeler bulurlar. Kayıp ruhlardır aslında onlar. Kuralsız savaşıp, ihanet etmeyecekleri, hain olmayacakları tek savaş meydanında hep haini oynarlar. Oysa aşk denen sanat, ince dantellerin yüreklerde dokunup, bedenlerin ruhlara örtü olduğu iki kişilik sevdadır.
Sözcüklerin anlamsız kalmasıdır aşk. Yüreklerimizde gizli kalmış, saklanmış dolu dizgin, kabına sığmayan duyguları günışığına çıkarabilmektir. Karşılık beklemeden... Rekabete girmeden.... Kimliksiz, mekansız, zamansız aşık olabilmektedir hüner. Kız Kulesi’nin yalnızlığında, karnaval neşeleri yaşatabilmektir. Aynasız güzelliklerin, karanlıktan aydınlığa çıkarılmasıdır.
Vivaldi’nin dört mevsiminde, yedi rengi ruhunda taşıyabilmektir aşk. Sevdanın, özlemin, adanmışlığın, yarattığı titreşimleri bedeninin her hücresinde hissederek, depremlerde kaybolabilmektir aşk.
Aşk yeri geldiğinde çekip gidebilmek, yeri geldiğinde yalvarabilmektir. Sevginin onurunu ayaklar altında çiğnetmemektir aşk.
Sorgularla, arayışlarla kalıplara girmez aşk. Bir martının kanadında özgürdür. Zamansız ve yersizdir gelişleri. Hep hoş karşılanmak ve gözetilmek ister. Unutulmak ona göre değildir. Bir kere unuttunuz mu, hemen kaçar gider. Film gibi, masal gibi, rüya gibi yaşanmak ister. Bulutsuz bir gecede kuzey yıldızı gibi hep tek olmak ve hep parlamak ister. Yüreğini ışığına açabilenlerin yanı başına konar küçük bir serçe gibi. Sonra kartal olur, şahin olur. Tarafsız olmadan sevebilenlerin can dostu olur. Her sabahı yeniden doğmuş gibi hissettiren ve her geceyi yalnızlıkla verilen savaşta galip bitiren aşktır.
Kendisine aşık olanları hep hüsran bekler. Aşka aşık olmak, onu içine sığdırabilecek beden bulamayanların kabusu olur. Son perdede yalnızlığın, tek kişilik oyunu olur. Oysa aşk, yalnızlığı iki kişilik oynayabilenlerin galasidir hep. Üstelik seyircisi tüm gezegen olan, kapalı gişe sürüp giden ve hep mutlu sonla biten bir oyundur.

Ebru Verity

Zaman Yönetimi


Asagidaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) Is Idaresi master ögrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasinda geçer:
Profesör sinifa girip karsisinda duran dünyanin en seçilmis ögrencilerine kisa bir süre baktiktan sonra, "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karisik bir sinav yapacagiz" dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altindan kocaman bir kavanoz çikartti. Arkadan, kürsünün altindan bir düzine yumruk büyüklügünde tas aldi ve taslari büyük bir dikkatle kavanozun içine yerlestirmeye basladi. Kavanozun daha baska tas almayacagina emin olduktan sonra ögrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.
Ögrenciler hep bir agizdan "Doldu" diye cevapladilar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altina egilerek bir kova micir çikartti. Miciri kavanozun agzindan yavas yavas döktü. Sonra kavanozu sallayarak micirin taslarin arasina yerlesmesini sagladi. Sonra ögrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir ögrenci "Dolmadi herhâlde" diye cevap verdi. "Dogru" dedi profesör ve gene kürsünün altina egilerek bir kova kum aldi ve yavas yavas tüm kum taneleri taslarla micirlarin arasina nüfuz edene kadar döktü. Gene ögrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm siniftakiler bir agizdan "Hayir" diye bagirdilar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altina egilerek bir sürahi su aldi ve kavanoz agzina kadar doluncaya dek suyu bosaltti. Sonra ögrencilerine dönerek "Bu deneyin amaci neydi" diye sordu.
Uyanik bir ögrenci hemen "Zamanimiz ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayirabilecegimiz zamanimiz mutlaka vardir" diye atladi. "Hayir" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istedigi "Eger büyük taslari bastan yerlestirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsin" gerçegidir". Ögrenciler saskinlik içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti:
"Nedir hayatinizdaki büyük taslar? Çocuklariniz, esiniz, sevdikleriniz, arkadaslariniz, egitiminiz, hayâlleriniz, sagliginiz, bir eser yaratmak, baskalarina faydali olmak, onlara bir sey ögretmek! Büyük taslariniz belki bunlardan birisi, belki bir kaçi, belki hepsi. Bu aksam uykuya yatmadan önce iyice düsünün ve sizin büyük taslariniz hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taslarinizi kavanoza ilk olarak yerlestirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsiniz, o zaman da ne kendinize, ne de calistiginiz kuruma, ne de ülkenize faydali olursunuz. Bu da iyi bir is adami, gerçekte de iyi bir adam olamayacaginizi gösterir". Profesör, ders bittigi hâlde konusmadan oturan ögrencileri sinifta birakarak çikti...

24.11.06

Gülay öğretmenim sen

bu öğretmenler gününde eminim yüzlerce kalbi fethetmişsindir. Gülay Elmalı. 28 yaşında. Erzurum'da öğretmen. Bakacak kimsesi olmadığı için, altı aylık bebesi ile derslere girmeye devam ediyor. Ne doğum izni almış, ne yıllık izin. Neden ? Sırf çocuklar eğitimden yoksun kalmasınlar diye.
Okul iki derslikli, şehir merkezine 16 km. uzaklıkta. Diğer sınıfta eşi, iki yaşındaki oğlu ile ders veriyor.
Gülay öğretmenim,
Büyüklüğün karşısında, eğitimden yoksun büyüyen, yoktan var ederek öğrencilerini yetiştiren öğretmenlerimize, yeteri kadar yardım etmediğimizi düşünerek iyice ezildim.
Hocam ellerinden öpüyorum.
Allah senin gibi öğretmenleri bu vatanın başından eksik etmesin

OGRETMENIM


Öğretmenler gününüz kutlu olsun.

23.11.06

Casıno Royale


James Bond macerası

Hürriyet Gazetesinin Keyif ekinde, son James Bond filmi olan "Casino Royale" için övgüler arka arkaya sıralanmış. Daniel Craig'in bildiğimiz James Bond karakterinin dışına çıkarak, gerçekçi bir karakter canlandırdığını yazmışlar. Henüz izlemedim. Ama oldum olası James Bond filmlerini sevmişimdir.
Amerikan sinemasının inanılmaz bir sektör olarak elinde tuttuğu sinema, James Bond serilerinin son bir kaç tanesinde çuvallamasına engel olamasa da, eleştirmenler "Casino Royale" ile James Bond film serilerinin eski prestijine kavuşacağını söylüyorlar.

Casino Royale beyazperdeye ilk çıkışında, hafif bir komedi tarzındaydı. Başrollerinde David Niven, Ursula Andress, Peter Sellers gibi önemli isimler yer almıştı. Guzel bır filmdi. Yanılmıyorsam 1967 yapımı olması gerek.
James Bond filmleri denince aklımda kalanlar çerçevesinde aşağıya bir liste hazırladım. Bakalım siz de fikrime katılacak mısınız ?

James Bond
En karizmatik : Sean Connery
En yakışıklı : Pierce Brosnan
En maço ( ki bence çok sıkıcı idi ) : Tüm James Bond alemi
( Karakter kitabında öyle yaratılmış zaten )
En beceriksiz : Timothy Dalton
En İngiliz : Roger Moore
En iyi şarkı : Gold Finger
En aptal film : Licence to kill ( sanırım bu filmden sonra James Bond filmleri bir türlü toparlanamadı )

22.11.06

Adriya'nın Kraliçesi

Bir sanat ve kültür ülkesi olan İtalya, sanat, bilim, endüstri ve teknik alanlarda, dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır. Sanatın ve tarihin iç içe geçtiği, üç bin yıllık bir kent olan Roma, dünya tarihindeki belirleyici rolü sayesinde, " dünyanın başkenti" ünvanını hak etmektedir.
Roma sınırları içerisinde yer alan, Vatikan Devleti'nin en önemli binası San Pietro Kilisesi'dir. Sanata ve güzelliğe olan düşkümlükleri ile tanınan İtalyan'ların büyük bir çoğunluğu, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır.
Çok eski çağlardan beri Alpler'den inen birçok kavimler, buranın yerli halkı ile karışmıştır. Bu karışmanın en çok olduğu yer Sicilya'dır. Buradakiler, Kartacalılar, Araplar ve Yunanlılar ile karışmışlardır. Bu yüzden bugün, İtalyan ırkı diye bir kavimden söz edilemez.
Mimari eserler bakımından son derece zengin olan ülkenin, Milano'da bulunan Il Duamo (Kubbe) diye anılan Katedral, büyüklük bakımından Avrupa'daki katedrallerin üçüncüsüdür. Floransa'da görülmesi gereken diğer mimari şaheserler arasında, Santa Maria del Fiore Katedrali, Palezzo Vechio, Pitti Sarayı şehrin önemli mimarlık eserlerinin başında gelir.
16.yüzyılda, İtalyan heykelciliği, en parlak devrine ulaşmıştır. Rönesans'ın önde gelen sanatçıları Michalengelo Buonarroti ve Benvenuto Cellini bu dönemde yetişmişlerdir.
"Napoli'yi görmeli, sonra ölmeli" diye İtalyanlar'ın dillerinden düşürmedikleri bir söz vardır. Napoli şehri, bugün turistler için bu sözü haklı çıkaracak kadar ilgi çekicidir. Pompei yıkıntılarını, Ischia adasını, Capri'yi, nefis yemeklerinin yendiği, napoliten müziğinin dinlendiği, Santa Lucia boyunca uzanan resturantları vardır. Lüksün ve fakir gecekonduların bir arada bulunduğu şehir, aynı zamanda bir açık hava müzesine benzer.
Dünyanın en eski kitaplıkları, İtalya'dadır.1895 yılında, İtalya'daki kitaplıkların sayısı, 1831'i bulmuştur. Müze cenneti olarak anılan İtalya'nın en eski müzesi Floransa'da, 1200 yılında kurulan Museo Nazionale'dir.
Bir zamanlar, Rönesans devrinin en büyük kültür merkezlerinden biri olarak anılan Venedik, "Adriya Denizi'nin Kraliçesi"diye tanınır.Venedik'in, başlıca özelliği, denizden pek az yüksek olan kum setlerin üzerine kurulu olmasıdır.
Sokakların büyük bir kısmı, kanallar halindedir. Şehir, sığ olan denizin üzerinden uzanan, uzun bir köprüyle karaya bağlanmıştır.
Bu köprüde, biri gidişe, öteki gelişe ayrılan iki demiryolu ve motorlu araçlar için bir yol vardır. Trenler ve motorlu araçlar, köprüyü aşıp, Venedik'in kuzey ucuna kadar ilerler.
Şehirde, otomobil ve benzeri araçların hareketine şmkan olmadığı için, bunlar şehir dışındaki garaj ve parklarda bırakılır. Uzmanlar, Venedik'in zamanla sulara gömülmekte olduğunu belirtmektedirler.Şehirdeki kanallar birer cadde gibidir. Evleri, binaları birbirinden bunlar ayırdığı gibi, trafiğin büyük bir bölümü kanallardaki, kayıklarla, gondollarla sağlanır.
San Marco ve San Giorgio katedralleri başta olmak üzere bir çok kilise ile, dukalık sarayı, ünlü çan kulesi turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.

Demenza

21.11.06

Sabır denen tas




  1. Fılmın en heyecanlı yerınde, reklamlar araya girince ve bıtmek bılmeyınce

  2. Türk kahvesi yaparken

  3. Duyup da dinlemeyi bilmeyenlerle karsılasınca

  4. Televizyonda, özel hayatlarındaki fıngırdesmelerını gururla 70 mılyona ızletmeye bayılan kişiler kendilerinden "sanatçı" olarak bahsedince

  5. Televizyon kanallarının rating ugruna bu "sanatcıların", bizi hiç ilgilendirmeyen özel hayatlarını, ana haber bültenine taşımasıyla

  6. Eğitimsizlik sebebi ile gerçekleştirilen töre cinayetleri duyulduğunda, okunduğunda ya da izlendiğinde

  7. Cocukların tacize uğramasıyla

  8. İnsan hayatına ve kararlarına saygı duymayı bilmeyen, okumuş cahillerin yorumlarını duymak zorunda kalınca

  9. Okumayı vakit kaybı olarak görenlerle karsılasıldığında

  10. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen korkak kokarcaların, kokuşmuş bahanelerini duyunca


ÇATLIYOR




Su yıkardı kendini


Tirmandi gokyuzune

kararsiz gozbebekleri,

bulmak icin sakli yeryuzu gunahlarini… .

Gunese sevdali aycicegi, kavruluyordu

done done kendi yorungesinde. .

Cirkinlik guluyordu,

alayli bir edayla

bulanik mavilerde… .

Takildi zitliklarda kisilan bakislar. .

Toprak kustu

icinde ne varsa gizlenen.

Kurtuldu esaretten

delinmis yasaklar… .

Oysa; deliklerle son olmazdi yasam!

Dirilirdi olum,

su yikarken kendini…


Nesrın Gocmen

Sus Birikintisi


Zaman akıp gidiyor....
Ne kadar uğraşırsan uğraş, çamurlu yollar paçalara beladır. Zamansa her zaman duru bir su gibi ırıldamıyor kulaklarında. Kimi zaman burnuna dşen ılık bir yağmur damlas gibi umulmadık anlar veriyor sana; yapılacak güzel bir şeyler mutlaka bulasın diye.. Erken biten bir randevu, çabuk halledilen resmi işler ya da iptal edilen bir yemek. Yapılacak güzel bir şeyler mutlaka olmalı. Mesela sadece otuz saniyeliğine bir ağaca yaslanabilmelisin. Kolun olsun senin bırak, bırak önün kapasın, göreme ilerleyen kaldırımı. Önce sen yadırgama yaptını.
Zaman akıp gidiyor...
Belki cüzdanına sıkşmş bir yirmilik, belki cebinde unuttuğun para üstü.. Alınacak güzel bir şeyler mutlaka olmalı. Mavi bir fulara ne dersin, peki yudumluk bir cep kitabı.. Pembe bir oje alabilirsin mesela ya da iş olsun diye sokaktan geçen bir çingenenin gri beyaz kaıt torbasının altına iliştirebilirsin belki kimseye belli etmeden.. Dur bakayım, kük bir demet çiçek yollayabilirsin annene, belki de alır vazona koyarsın bir fincan kahve manzarası..
Zaman akıp gidiyor...
Bir kaıt geçebilir eline.. Yazılmaya adanmş, itinayla beyaza bulanmş bir kaıt.. Belki çocuklar gibi boyayabilirsin onu; çiçek, ağaç ne bileyim dağlar çizebilirsin ona.. Ya da şekil kaygından arınıp ne renk istersen o renk boyarsın hatta belki rengarenk.. Sonra buzdolabına asarsın onu, günün ilk lokması için uzandında kapısına mutlu olmak için mesela. Belki, belki bir şeyler yazabilirsin ona. Bo bir kaıt her an mektup olabilir, boş bir kaıt çok yerinde bir seçimdir anlatmak için.. Sevdiğini söyleyemeyenlere “özledim” kolay gelir, mesela seni özledim yazabilirsin.. Ya da güzel bir Cemal Süreya şiiri yazıp, ne bileyim minibüste yanında oturan kişiye verebilirsin. Gülümsemek için.
Zaman akıp gidiyor...
İçinde kük bir boşluk görebilirsin.. Anlık yalnızlıklara gebe. Öyle durup dururken, hayatında hiç olmamş bir kişiyi dşleyebilirsin. O boşluktan bir insan yapabilirsin. Ya da özleyebilirsin çiçekli bir nevresim takımını. Sadece bir boşluktan, güzel bir bahçe yapabilirsin kendine, içinde gezinmek yatarken dşlemek için. Ya da kük bir kuş koyarsın o boşluğa kulaının sese acıktı anlarda sana cıvıldaması için.
Zaman akıp gidiyor...
İçinin doluluğu, içim içime sığmıyor dedirtmez her zaman ya.. Tutup kendine yer açabilirsin. Bir iki eski anı, kırgınlından bir avuç, sırtlayıp kederli günlerini; tutup, kendine yer açabilirsin...


Serda Kranda

20.11.06

Dondurmaaaa


Turk sinemasi yarali midir, değil midir tartışmaya açık ama son yıllarda kaliteli yapımlar izledikçe,' geçmişe mazi derler', diyerek Türk sinemasının ' şaşaalı dönemlerini !! ' bir kenara bırakıp, yeni yüzlere, genç yeteneklere daha çok fırsat verilmesinin daha iyi olacağına inanıyorum. Son haftalarda sevgili Cem Yılmaz'ın yaşadıkları ortada. Filmin sanatsal olarak başarısını tartışacak olan kişiler bizler yani sokaktaki insanlar değiliz. O işi sanatsal çerçeve içerisinde profesyonellerine bırakmayı tercih ediyoruz. Zaten açıkçası işin o kısmı şahsen beni çok da enterese etmiyor. Bana göre bir filmi beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz. Size bir şeyler katar ya da sizi eğlendirir. Ya da kendisinden nefret ettirir.Nefret ettirirken bile, size yeni bir dünya görüşü katabilir. Sinema seyircisinin bir film hakkındaki düşünceleri bu kadar basittir. Bu da işin en keyifli yanıdır. Yoksa falanca sanatçı diğerini senaryo hırsızlığı ile suçlamış, ya da film eleştirmenler tarafından şu şekilde ya da bu şekilde eleştirilmiş ve bu yüzden tüm camia birbirine düşmüş, biz sıradan seyircileri ilgilendirmiyor. Belki çok ufak da olsa film hakkında bir öngörüye sahip olmamıza ya da olmamamıza yardımcı oluyor o kadar. Beni ilgilendiren güzel ülkemde iyi iş çıkaranların yeteri kadar alkışlanmaması. Bilim adamlarımızın yurt dışında başarı kazandıktan sonra aniden Türk olarak kabullenip, göğsümüzü kabartacak mertebeye yükselmesi. Ya da müzisyenlerimizin, dansçılarımızın, daha nice sanatçılarımızın. Keşke kendi vatanlarında hakettikleri fırsatları yakalayabilselerdi. Bu ülkede çok başarılı insanlar, çok önemli değerler var. Yeter ki günışığına çıkarabilelim. Ya da kendi çabalarıyla bunu başarmış olanları, karanlığa itmeye çalışmayalım.

Ne anlatacaktım nerelere geldim.


Bu sene Oscar adayları arasında bir Türk filmi var. Dondurmam Gaymak. Film yakında gösterimde olacak. Tamamen amatör oyuncularla, Mugla'da çekilmiş ve New York Queens Film Festivali'nde şimdiden "En iyi yönetmen ve En iyi komedi filmi" ödüllerini almış. Sn.Yüksel Aksu'yu ve ekibini tebrik ediyor, Oscar gecesi Türkiye'yi temsil edeceklerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.

Hep beraber


Ülkemizdeki eğitim noksanlığının, kangren olmasına ramak kala bence herkesin ufak tefek yapabileceği bir şeyler olmalı.

Ben kendi adıma yaptıklarımı söyleyeyim. Kızımın sınıfında maddi sıkıntı yaşayan ailelerin çocukları var. Bazen öğretmenleri ile işbirliği yaparak bazen de çocuğun velisi ile bizzat tanışarak, kızımın çok kısa sürede uzadığını ( onları kırmamak adına ) eğer kabul ederlerse, onun küçülmüş giysi, ayakkabı ve paltolarını verebileceğimi söylüyorum. Özel günlerde bu güzel çocuklara kızım vasıtasıyla defter, kalem veya kitap hediye ediyoruz. Eminim daha yapılacak binlerce şey vardır. Aşağıdaki sayfayı yeni keşfettim. Yurt dışında olduğum için faydam ne kadar olur bilemem ama, kendilerine uzun bir e-mail yazıp soru yağmuruna tuttum. Bakalım ne cevap gelecek.

Haydi arkadaşlar hep beraber el atalım şu işe.
Organızasyondakı son durum bugun ıtıbarı ıle
20.11.2006 09:16:10 Şu ana kadar 3269 çocuk sitemizden velisini bulmuştur. 358 çocuk ise hala sizi bekliyor. Bugün velisini bulan çocuk sayısı 0

CEVAP GELDI
Velim Olur Musun? Kampanyası'na hoşgeldiniz!
Kampanyamızda para yardımı yapılmamaktadır. Destek vermek istediğiniz çocuğun ihtiyaç listesine göre malzemeleri (kırtasiye, kıyafet vs) tedarik edip, bir paket hazırlamanız gerekmektedir. Seçtiğiniz çocuğa yollayacağınız destek paketi 5-8 gün içerisinde adresinizden Express Kargo tarafından alınıp, çocuğun bulunduğu ildeki merkezimize ücretsiz olarak teslim edilecektir.
Aşağıdaki arama motorunu kullanarak, çocuğunuzu seçmeye başlayabilirsiniz!
(Velim Olur Musun? Kampanyası sadece yurtiçinde destek verebilmektedir. Yurtdışından, lojistik sağlanamadığı için destek alınamamaktadır.)

19.11.06


Pazar Sabahı


Çocukken Pazar günlerinden nefret ederdim. Çünkü haftanın ilk okul gününe hazırlanmakla geçerdi. Ödevleri kontrol et, banyo yap, üniformaları hazırla ve en güzel filmlerin oynadığı saatte tıpıs tıpıs yataga git. Zaten TRT yayını ile büyüdüğümüz için, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz bir programı seçme şansımız yoktu. Otomatiğe bağlanmış gibiydik. Her Pazar aynı programlar. Sabahları Uçan kaz ya da Voltran, arkasından mutlaka bir Western filmi sonra da bir kelime bir işlem ve sıkıcı maç saatleri. Allahtan babam bir futbol fanatiği değildi. Sevgili eşimin de olmaması bir isabet . Sanırım şanslı bayanlardanım bu konuda. Yıne de Lıverpool'un maclarını ızler. Milli maçlar hala izlenir bizim evde. Galatasaray'ın UEFA kupasını aldığı zaman sülalece iki göz iki çeşme ağlamıştık ekran karşısında.

Evlendikten ve anne olduktan sonra en sevdiğim gün haline geldi Pazar günleri. Çünkü herkes evde ve paylaşacak çok şey var. Patlayacak hale gelene kadar yapılan Türk usulü kahvaltılar,( eşim İngiliz olmasına rağmen favori mutfaklarından biridir mutfağımız ), dvd de seyredilen bir film, tembellik yapma arzusunun nüksettiği anlarda Anne-baba ve çocuk ekibi olarak yatağa girip birbirini şımartmalar...

Ailenin önemini anne baba olmadan önce kavrayabilen şanslı insanlardanım sanırım. Hani büyüklerimiz hep derler ya "Anne babanın kıymetini, evebeyn olduktan sonra anlarsın" diye. Bu da çok doğru bir laf. Babamın ya da annemin beni uyardıkları zamanlarda, arkalarından söylenmelerine sebep olduğum bir çok şeyi papağan gibi ben kızıma söylüyorum şimdi. Yine de işin güzel kısmı, bunları fark etmeden söylemem sanırım. Demek ki annem ile babam zamanında bana ulaşabilmişler diyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, çocuk yetiştirmek bir sanat.

Pazar günümüze geri dönelim.....

Yatak faslımız bittikten sonra, köpeklerimizi yürüyüşe çıkarıyoruz. Eşim elinden gelse tuvalete dahi arabayla gidecek. Benim de bu yürüyüşlere bayıldığım söylenemez ama aileden birinin diğerlerini dürtmesi gerekiyor ne de olsa. Bu da çoğu zaman bana düşüyor tabii ki. O yüzden çoğu zaman ister istemez despot durumuna düşüyorum.

Ailelerimizin kıymetini bilelim. İnanın bana sağlıktan sonra sahip olduğunuz en değerli şey aile. Onlara sarılıp, hakettikleri sevgi ve anlayışı sınırsızca verelim.

Herkese iyi pazarlar.

18.11.06

ERTELEMEYE TAKILDIM


Ganj Yayınları'’ndan çıkan, “Hayatınıza Yer Açın” adlı kitabın bir bölümünü sizin için yayınlıyoruz. Bu sorunu kökten çözmeye niyetlenirseniz, kitabı edinmenizi tavsiye ederiz. Hayatınıza denge getirmek için sürekli artan temponuza karşı, hayatın raydan çıkmaması için birkaç öneri…
Tünelin Sonunda Işık Gördüğünüzden Emin Olun
Çalıştığınız zamanı azaltmaya ve daha dengeli bir hayat yaratmaya karar verdikten sonra bile daha çok çalışmak istediğiniz veya buna ihtiyaç duyduğunuz zamanlar olabilir. Önemli bir projeyi tamamlamak, acil planlama süresine uymak, çaba gerektiren bir iş girişimini kurmak mecburiyetinde kalabilirsiniz. Veya daha dengeli bir hayata geçiş olanağı veren bir iş bulana kadar bulunduğunuz pozisyonda kalabilmek için uzun saatler çalışmaya devam etmeye ihtiyaç duyabilirsiniz.
Bu zaman süresinde hayatınızın kontrolden çıkmamasına yardım etmek için yapılacak bazı şeyler var.İlk olarak, iş hızınızı arttırma kararınızın bilinçli olduğundan emin olun. Bu zaman süresince uzun saatler boyunca çalışma amacınızı iyi belirleyin. Bu zaman sürecinin ne kadar olacağı hakkında iyi bir fikre sahip olun. Hayatınızın hangi diğer alanlarının etkileneceğini iyi anladığınızdan emin olun.
İkinci olarak, iş ile delirmek yerine, hayatınızın geri kalanını sağlığınızı, ailenizi, arkadaşlıklarınızı ve ruh sağlığınızıonurlandıracak bir tempoyu benimseyin. Örnek olarak, her zamanki saatlik egzersiz rutininizi yapmak için her gün zamanınız olmayabilir ama onbeş dakikalık yürüyüş yapabilir misiniz? Yemek pişirmek, mutfak alışverişi, çamaşır ve diğerleriyle ilgilenecek birini tutabilir misiniz?
Üçüncüsü, kendinize iyi bakın. İhtiyacınız olan uykuyu aldığınızdan emin olun. Düzgün yemek için gerekli zamanı ayırın ve en az bir öğün aileniz ile oturarak yemek yiyin. Eğer çocuğunuz varsa, bu daha sonra işe döneceğiniz anlamına gelse bile, haftanın beş günü onları yatağa yatıracağınıza dair taahhütte bulunmayı isteyebilirsiniz.
Dördüncü olarak, başka ne gibi taahhütlerden sosyal, toplumsal ve kalabalık ailevazgeçebileceğinize karar verin. Örnek olarak, haberleştiğim bu okuyucum New York'’taki gazeteci olarak hızlı tempolu hayatından vazgeçip, kitap yazmak üzere anlaşma imzalamış. Bundan çok kısa bir süre sonra hamile olduğunu öğrenmiş. İlk birkaç sene için günlük programını sadece iki şey ile ilgilenmek üzere daraltmış: bebek ve kitap. Diğer her şeyi ya eşinin ilgilenmesi için ayarlamış ya da kitap bitene kadar arka plana atmış.
Beşinci olarak, önceden ailenin ve diğerlerinin aldığınız kararı ve gereken zamanı bilmelerini sağlayın. Onların sizin yeni iş programına nasıl uyum sağlayacakları konusunda düşünmelerine yardımcı olun.
Altıncısı, tünelin sonunda ışığa ulaştığınız an, bilinçli bir karar alarak durun. Çalışma tempomuzu arttırdığımız an farkına varmadan fazla çalışmanın yaşama biçimi olduğunu fark ederiz. Azaltabileceğimizi fark ettiğimiz noktaya geldiğimizde, ailemiz ve arkadaşlarımızla kutlamak için zaman ayırmalıyız. Bu ekstra zorlanmayı yaşadığımız için kendimize saygı duymalıyız. Mola verdikten veya ödül olarak ara verdikten sonra, hayatınızın normal ritmini sürdürmek için bilinçli bir karar verin. Oturun ve daha sakin bir programın nasıl olacağını keşfedin ve yeni modeliniz kesinkes sağlamlaşana kadar daha sonraki birkaç ay için günlük ajandanıza yazın.
Ertelemeyi Bırakın
Erteleme alışkanlığı, iş programınızda, projeyi tamamlama zamanınızda, söylemek belki gereksiz ama, iş kalitenizde ve onun hakkında hissettiklerinizde tahribat yaratır. Basit olarak aşağıdaki dört sebepten veya kombinasyonları yüzünden işlerimizi erteleriz:
1.Kendimizi sınamak için bilinçsizce yaparız.
Her ertelediğimizde, aslında umduğunuzdan daha kısa sürede bu işi bitirebildiğimizi görme imkanımız olur. Ve bu da hayatımıza heyecan katar.
2.Mükemmeliyetçiler, yoldan çıktıkları için ertelerler.Eğer daha çok zamanları olsaydı, yaptıkları çalışmanın sonucunun aslında çok daha iyi olabileceğine kendilerini ve diğerlerini ikna edebilirler. Hem de mükemmeliyetçi şu şekilde bir övgü bekler: “Eğer bu kadar kısa zaman içinde bu kadar iyi yapabiliyorsan, ihtiyacın olan zamanı bulsaydın bir hayal et, kim bilir ne kadar iyi yapacaktın.” Bu kendilerine duydukları saygıyı arttırır ve erteleme ile kendilerini iyi hissederler.
3.Birçok insan hata yapmaktan korktuğu için erteler.
Eğer, bütün müsait olan zamanı kullanarak, kötü bir iş çıkarırsak o zaman hiçbir özrümüz olamaz. Ama eğer, işin kötü olmasını sanki az zamanımız olduğuna bağlarsak, kendimizi bir şekilde kanmış oluruz ve böylece insanlara eğer daha çok zamanımız olsaydı daha iyi işler yapabileceğimizi düşündürürüz.
4. Diğer insanlar başarıdan korktuklarından ertelerler.Bütün zamanımızı kullanarak, güzel bir şekilde başarılı olursak o zaman yetenekli bir rekabetçi olabileceğimizi görmüş oluruz. Eğer geçmişte sadece ortalama olmaya programlanmışsan ve bunun tersi, başarılı olursan bu rahatlık verici olur. Veya başarılı olursak patronumuzu ve ebeveynimizi kötü hissettireceği gibi bilinçsiz bir korkuya kapılırız. Veya başarılı olursak, şimdiye kadar başarılı olabileceğimizi itiraf edersek, bütün hayatımızın boşa harcandığını düşünebiliriz.
Eğer düzenli olarak erteliyorsanız, alışkanlığınızın bilincine varırsanız ve farklı düşünmeye çalışırsanız iş hayatınızdaki kaliteyi geliştirebilirsiniz.Örneğin, gerçekten başarmanın sizin için bir zevk olacağı iş ve projeleri alın. Görevi tamamlamak için ve hâlâ hayatınızda olan diğerlerine yeterli zaman ve enerjiniz kalacak şekilde bütün yeteneklerinizi kullanabileceğiniz iş hayatınızı ve iş programınızı ayarlayın.
İşi yarı zamanda yapmanızdan gelen ikinci bir övgünün sizi iyi hissettirmesine izin vermeyin. O yanlış egodan vazgeçin ve moralinizi yükseltmeyin. Bunun yerine, yapabileceğinizin en iyisini yapmanızın değerlerini bilin ve bundan eğer isterseniz daha da iyisini yapabileceğiniz sonucunu çıkarın.Mükemmel olmanın hayatınızın geri kalanını harcayacağınız çok büyük bir hedef olduğunu fark edebilirsiniz. Sakin olun ve bu mükemmelliğin hayatınızdaki büyüme işlevinin bir parçası olmasına izin verin.Başarısızlığın, hayatın gerçekliği içinde yeri olmadığını anlayın. Amacınıza ulaşmada hata sadece bir öğrenme sürecidir. Vazgeçmedikçe başarısız olmak mümkün değildir.
Başarınızın diğer insanlar üzerindeki etkisine izin verin. Gerçek şu ki kendi gücünüze sahip çıkarsanız diğerleri için de ilham verici bir kaynak olursunuz. Başarınıza başkalarının nasıl davrandığının sorumluluğunu almaktan vazgeçin. Bir proje alınca kendiniz yapmak istediğiniz için yapın ve sonucunda başkalarının nasıl reaksiyon göstereceğini tamamen bir tarafa bırakın.
Kronometrenizi ertelemeye son vermek için kullanabilirsiniz. Her beş dakikada bir, yarım saatte bir, öğlen gibi aralıklarla çalışmasını sağlayın. Eğer bütün enerjinizi buna verirseniz bilinçaltınızı pozitif enerji ve yeni fikirler yaratmak için eğitebilirsiniz. Ertelemediğiniz için kendinizi ödüllendirin. Her seferinde kendinizi işe verip projeye sarıldığınız için ve erteleme huyunuzu yendiğiniz için yeterli övgüyü hak ettiniz.
Evrak Çantanızı Ofiste BırakınEğer düzenli olarak saatlerce evde çalışıyorsanız çalışmak ciddi olarak hayatınıza nasıl bir değer eğer katıyor? Aynı zamanda hayatınızdan ne alıp götürüyor? Eğer normal bir iş gününüzde yapmak istediğiniz işi tamamlayamıyorsanız, o zaman bazı şeyler yanlış demektir. Belki de gün boyu gerçekten yapmanız gereken işin posta, telefon konuşması ve diğer daha az kritik işler selinden etkilenmesine izin veriyorsunuzdur. Eğer durum böyle ise; kesin iş yükünüzü tekrar ayarlayın, iki saatlik iş yemeklerine son verin, bir asistan tutun, sahip olduğunuz personele daha çok iş havale edin veya kitabın 3. bölümünde özetlenmiş basamaklardan birini veya birçoğunu uygulayın. Eğer iş kalıplarınızı dikkatle incelemek için zaman ayırırsanız göreceksiniz ki çok çalışmak alışkanlıktan başka bir şey değildir.
Belki bir zamanlar gerekliydi ama şimdi alışkanlık edindiğiniz için vazgeçmek zor olur. Evde çalışarak geçirdiğiniz bütün zamanlar kariyerinizi ilerletiyor mu? Şirketinize yardımcı oluyor mu? Bunun karşılığı size ödeniyor mu? Gerçekten o kadar fazla iş yapabiliyor musunuz? Neyi ispat etmeye çalışıyorsunuz? Kime? İkna olmadılar mı? Olacaklar mı? Bu çalışmaların sizin bilginize veya bilgeliğinize katkısı oluyor mu? Bu işten ikinci bir fayda olarak neyi bekliyorsunuz? Geç saatlere kadar evde çalışarak neden ve kimden kaçıyorsunuz? Büyük bir ihtimalle bir ya da iki sene sonra şu an evde yaptığınız önemsiz olacak. Geriye bakarak bu zamanı çocuklarınızla mı, eşinizle mi, sağlığınızı korumak için egzersiz yaparak mı, çevrenize veya topluma katkı sağlayarak mı, başarı hissinizi tatmin eden başka yeteneklerinizi geliştirerek mi ya da yapmayı sevdiğiniz başka şeyleri yaparak mı geçirmeyi istersiniz? İşinizden hoşlansanız da fazla çalışmak, hayatınızı işlemez duruma sokuyor.
Hiçbir şey yapmadan çalışmak, enerjinizi emer ve içinize kapanmanızı sağlar. Fazla çalışmak sizin düşünmeniz ve kişisel, entelektüel, ruhsal gelişmeniz için gerekli olan zamanı harcar. Ruhunuzun ilham ve rehberliğe açık olmasına engel olur. Dengeli ve manevi bakış açısı ile gelen dengeli katılımı yapmanızı engeller. Eğer evrak çantası alışkanlığınızı kesmeye hazırsanız, fakat tam olarak bırakamayacağınızı hissediyorsanız evrak çantanızı bir ya da iki gece ofiste bırakarak başlayın. Geç saatlere kadar evde çalışmanıza olanak vermeyecek aktiviteler planlayın.
Kaynak : http://www.cosmodergi.com/